günlük tadında, günlük tadında, sonsuz bir uğraştır özlemek

sonsuz bir uğraştır özlemek

 

“Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine

bilemem, belki bu yüzden
ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
yine de döneyim döneyim istedim. ”

– Her şeyin başladığı yere gelmiş olmak en zoruymuş. İnsan oracıkta tüm gerçekliği alıp karşısına oturtup kendisiyle konuşmasını bekliyor…
Oysa gerçeklik öyle sessiz, keskin ve sert ki… Dönüp dolaşıp geldiğim bu yerde her şeyi sonlandıracağımı bilmek beni zorluyor.
Kabullendiğim bir acı haline gelip tüm bedenime, günlük hayatıma nüfus eden bu düşünceleri şimdi öylece buraya nasıl bırakacağım?
O kadar uzun süredir birlikte uyuyor, uyanıyor, sabahları birlikte yıkanıyorduk. Acı böylesine pislik bir şey!
İnsanın zihnine bir kez olsun karıştı mı öyle sağlam tutunuyor ki! Kanserli bir hücre gibi,
kalan sağlıklı her hücreyi kendine benzetmek için sonsuz bir titreşimle uyuşturuyor kalbimi…
Ben de duyarlılığımı böyle kaybettim, dilim böyle keskinleşti.
Çok yalnızım, umrumda değil gibi yaşamayı öğrensem de… Kalbimi bir örümcek kadar saran, kökünü kurutacak kadar inatçı bir yalnızlık!
Büyüdükçe öğrendiğim bir şey miydi, yoksa uyanmayı bekleyen bir yaratık mı beslemiştim içimde bunca sene, bilmiyorum…
Eskiden olsa anlatacak, taşacak yer arardı öfkem… Şimdiyse yabani bir çiçek gibi içine kapanıp dikenlerini kuşanıyor duygularım.
İstemiyorum, kimse yanımda olmasın, anlamayı ya da konuşmayı denemesin. Hastalığıma tavsiyelerde bulunmasın yahut beni iyileştirmek için kalbini ortaya koymasın.
Çünkü artık çok geç! Bir imdat çağrısıyla koştuğum kapılar bir bir üzerime kapanırken, ben bunu “gerçeklik” olarak ruhuma işlerken,
başka başka insanlar düşlerimi hırçınlıklarıyla kirletirken, hiç kimse yoktu. Üstelik ben hep denedim, kibirlerimden soyunup, romantizmi bir kenara bırakıp,
zihnimi karartan o uykulardan uyanmayı hep denedim!
Her şeyin başladığı bu yerde şimdi oturup adam akıllı her şeyi anlatmaya karar verdim. İçimde herhangi bir intikam hırsı, art niyet yahut başkalarına
kesilecek uzun uzun faturalar yok. Yalnız kendi konuşmalarımı, dünyadan payıma düşenleri anlatacağım. Kahraman olmak istemiyorum, insanlığa ayna tutmak istemiyorum,
sözcüklerimle kimseyi büyülemek istemiyorum, umut vaat etmek ya da bana benzer başkalarını bulup onlara imdat çağrısında bulunmak istemiyorum.
Bu sadece benim kendimi ayakta tutma çabam olacak. Çünkü vazgeçmek istemiyorum, başkalarından medet ummak istemiyorum.
Kalbimdeki kötülükle geçecek uzun bir ömür istemiyorum. Kendi kendime işlediğim günahlarım var, yalnızca kendime anlatabildiğim günahlar…
Sözcükleri süslerinden ayırıp yalnızca içimden geçen haliyle anlatacağım. Çünkü hiçbir şeyin anlatma çabamdan üstün olmasını istemiyorum.
Hiçbir şey dikkatimi dağıtmasın. Yaşamın sevdiğim yanlarını bulup kendime onları hatırlatacağım. Başardığımdaysa yalnızca benim dünyam değişecek.
Yalnızca benim kalbim yıkanacak karanlık düşlerinden. 23 yaşıma girdim ve artık biliyorum, kalbimi yalnızca ben onarabilirim. –

En üstteki şiir Birhan Keskin’in. Altındaki yazı ise karanlık günlerde hissettiklerim. Şimdiyse ikisini de hissedemeyecek kadar bezgin ve tutarsız olduğuma inanıyorum.
Ben bir şeyler düşünmeye başladığımda sözcükler tören geçidi gibi hızlıca ve coşkulu içimden akıyor. Bense tutup birini bile yakalayamıyorum. Zaten yakalasam da bir şeye benzemiyor.
Çünkü bir bütünün içinde değilken anlamını yitiriyor. Bense bir bütün olmayı hiç beceremiyorum.

İnsanlar durmadan adayı özlediğimi söylememden şikayet ediyor. Anlıyorum, bence de sürekli aynı şeyi söyleyip bunun için bir çaba sarf etmeyen insanlar çok sıkıcı.
Ama insanın terk ettiği şeye geri dönmesi aslında öyle birkaç eşya toplayıp, yolları tepip gitmek kadar kolay değil.
İnsan dediğin şey kendine korkacak canavarlar yaratıyor. Korkuyorum, çünkü döndüğüm yerde bir şeylerin eskisi gibi olamayacağını biliyorum.

Zihnimin tüm duvarlarını yumuşatıp kendime sadece anda kalmayı öğütlüyorum çok uzun süredir.
Bunu öğrenmem epey zor oldu. Çünkü insan aklı her zaman kolayı seçiyor.
Mesela şuanda yağmur yağıyor ve bir şekilde adada sadece yere düşen damlaların kendi halinde çınlamasını dinlediğim geceleri anımsıyorum.
İnsanın zamanı hiç düşünmeden yaşaması nasıl bir bağımsızlık duygusu bilir misiniz? Akan saatlere odaklanıp makine gibi görevler listesiyle yaşamanın dışında,
evrenin çok dışında… Sadece bulunduğun anın verdikleriyle yaşamak… İnsanları ezmeden, ezilmeden yürüyebilmek günün her saatinde… Hayatımın en organik haliydi belki de…

Yağmur yol üzerinde biriken tüm çöpleri nasıl bayırdan aşağı akıtırsa öyle yıkanırdı zihnim.
Üstelik hiç düşünmezdim akacağı boşluğu. Asıl enteresan olan, bir gün o boşluğun dolup da taşacağını hiç tahmin etmezdim.
Dört tarafı sularla çevrili bir dünyada yaşamım kendi kendine yetecek kadar kuvvetli bir bağışıklık sistemi geliştirmişti.
Orada geçen her gün, kollarım verileni kucaklayacak kadar genişliyordu. Görmeyi öğreniyordum, gözlerimin önüne düşen ışıktan fazlasını…
Duymayı öğreniyordum, doğanın kendi içinde bir fısıldama halinde dolaşan gizli dilini… Bir sınırı yoktu, ardı yoktu ufuk çizgisinin ve hiç düşünmezdim…
Yalnızca kendi ekseninde dönen bir dünya…

İşte eskiden böyle hevesliydim anlatmaya. Soranlara saatlerce anlatırdım. Şimdiyse hevesim yok. Hatırlamaya da, özlemeye de, konuşmaya da… Bir şeyleri bir yerlere yetiştirmeye telaşlı insanlar gibi bomboş bir döngünün içinde, boş işler için telaş halindeyim ben de. Üstelik hiç bir şey öğretmeyen, hiç bir duygu barındırmayan telaşlar bunlar… Öfkemi kaybettiğim için, sevme yetisini kaybettiğim için üzgünüm. Bunları yapamayacak hale geliyoruz çünkü yaşam ilerledikçe bize insan ilişkilerine fatura kesmeyi öğretiyor. Şöyle bi bakınca… Alacağım çok.

Hayatı muhasebeci tadında yaşamaya siz nasıl alıştınız bilmiyorum. Ya da alıştınız mı acaba?

Ben hala reddetmeyi deniyorum. Bu isyankar tutumum, bu boyun eğmeyen halim bana güzel bedeller ödetiyor tabi. Sonunda çamur beni belki içine çeker, leş kokusunun içinde karanlık ve gömülü bir hayat sunar, bilemem. Şimdilik “itlik” yapma peşindeyim. Gittiği yere kadar…

Selenay

Reklamlar
insan olmaya dair uzunca bir yazı

insan olmaya dair uzunca bir yazı

 

İnanın bu yazıyı yazabilmek için ne kadar sabırsızlandığımı anlatamam. Bugün Darıca’da annemlerdeydim, bir an önce eve dönüp bir şeyler yemek, derhal kendimi rahat hissedebileceğim bir yerlere gidip yazmaya başlamak istiyordum. Bu yazıyla dünyayı kurtarmayacağım ama kendimi kurtaracağım.

Bana hep böyle olur. Bir şeyler yazma dürtüsü ne zaman gelse, ne zaman kafam karışsa, ilk kez aşık olmuş gibi, ilk kez uçağa binecek gibi, ilk kez adaya gidip oranın kekik kokusunu soluyacak gibi heyecanlanırım. Önemli önemsiz binlerce şey yazmış olsam bile, her seferinde ilk yazımı yazıyormuş gibi mideme kramplar girer. İşte bugün de öyleydi. Otobüs yolculuğu boyunca yazmak istediğim şeyleri düşündüm durdum. Düşündükçe korkmaya başladım. O kadar şeyi biriktirdim ki içimde, konudan konuya atlayıp bok gibi bir şey yazacağım diye endişelendim. Tam olarak böyle bir şey yapacak olabilirim, o yüzden şimdiden beni affedin.

Otobüsteyken iki adam kavga etmeye başladı. Kavgacı taraflardan biri bir sürü küfür ederken şunu söyledi ötekine; “ S*k*m* ağzına veriyim de gör sen!”

İşte orda düşünce biçimim boku yedi gerçekten. Bunun bir küfür olarak kullanılması garibime gitti doğrusu. Dünya üzerinde bu eylemden zevk alan binlerce insan varken, ben bunu birine söylüyorum ve karşımdakinin bunu bir küfür, bir hakaret olarak algılamasını istiyorum… HMMMM… Bu benim duyduğum en büyük cinsiyetçi küfür. Eşcinsel ilişkileri geçip kadın erkek ilişkisi üzerinden bunu bir düşünelim. Demek ki erkeğin bu eylemde üstlendiği rol güç, kuvvet ve şiddet gösterisi olurken, kadının bu eylemdeki rolü rezil bir hakaret barındırıyor bu insanın gözünde… Evet yapmış olduğum bu girizgahtan da anladığınız üzere, insan ilişkilerine, toplumdaki kadın-erkek ilişkilerine falan gireceğim birazdan.

Bu konuya derinden girmeden önce, küçük bir şeyden daha bahsedeyim. ( tam olarak karman çorman yazmaktan kastettiğim buydu… )

Ben bu yaşıma kadar, ideolojik, felsefik, sosyolojik bıdı bıdılı kitaplardan uzak durdum. Bunun temel sebebi, düşünce biçimimin herhangi bir şeyden etkilenmesinden endişe duymamdı. Ben kolay etkilenirim. Özellikle benim yaşantımda cevabını bulacağım şeyleri bir kitap bana anlatıyorsa, gerçekten destekleyeceğim şeyler varsa, harbiden çoook etkilenirim. Bu etkilenmemin beni daha karmaşık, kendimce oluşturduğum düşünce dünyasından farklı bir noktaya götürmesinden korkarım. Buna o tarz okumalar yaptıktan sonra kısmen katılıyor, kısmen de katılmıyorum. İdeolojik şeylere hala mesafeliyim. Çünkü insanın estetik algısının içine fanatik bir takım şiddet öğeleri yerleştiriyor. Ben sana ön yargılı yaklaşmak istemiyorum. Bundan endişe duyuyorum. Ama artık okuduğum şeylerin bana yetersiz geldiğini hissetmeye başladığımdan beri özellikle sosyoloji alanında okumalar yapıyorum.

Şimdi konumuza 3. bir alakasız açıklamayla farklı bir yerden bakmak istiyorum. Bugün annem, yakın arkadaşım ve kardeşim ben içeride bir şeylerle uğraşırken babalar hakkında konuşmaya başladı. Annem orada beni etkileyen, bugün yazmak konusunda bu kadar heyecanlandıran bir şeyler söyledi. Mesela bir babanın, babalık ve eş olma konusunda pek becerikli olmasa da, iyi bir insan olabileceğinden bahsetti. Bunu örneklendirirken, kendi babasından, benim babamdan ve arkadaşımın babasından örnekler verdi. Beni yakından tanıyanlar, nasıl bir yerde büyüdüğümü, yaşam standartlarımı ve kendimce mücadelelerimi çok iyi bilir. Ben Darıca’da küçük bir mahallede, genelde sanayide işçi olan ailelerin yaşadığı bir yerde büyüdüm.

Benim içimde sonsuz bir varoşun asla ölmemesi bu yüzden. Ben bundan hiçbir zaman utanmadım, hatta bunun utanılmasının bir konu olması bile bana komik gelir. Ben bu yanımı severim. Benim empati duygumu zenginleştirdiğini inanırım. İnsan ne kadar çok yaşam görürse o kadar iyidir.

Benim babam dahil neredeyse çoğu arkadaşımın babası, işten eve evden işe bir yaşam süren, doğru düzgün tatile gitmek şöyle dursun, sinemaya gittikleri bile bir elin parmağını geçmemiştir. Kendileri için bir şey yapamayan, kendilerini deşarj edecek bir hobi dünyası oluşturamayan insanlardır. Tek gayeleri ev kirası, faturalar, evin erzağı, çocukların okulu, arada iki gezip çocukların ve eşin gönlünü hoş tutmaktan başka bir şeyler yapamazlar. Evet böyle bir nesil var. Genelde kadın erkek ilişkilerinin trajik sonlandığı, çocuklarını öldüren, karısını döven eşler de böyle hayatlar sürüyor işte. Çok şükür ben böyle şeyler yaşamadım ve görmedim ailemde ve yakınlarımda. Ama yaşadığım yerde böyle şeyler çok oldu, olmaya devam ediyor ve edecek. Bizler kadın erkek eşitliğinden konuşurken olaylara hep kadının yaşadığı olumsuzluklardan bakarız. Haklı olduğumuz taraflar var. Öncelikle şunu söyleyeyim, bu konuyu anlatırken biz, siz, onlar demekten rahatsız oluyorum. Ama bu iğrenç bir dil alışkanlığı. Affedin.

İşte ben kadın-erkek ilişkilerine bugün buradan bakmak istiyorum. Toplumda kadının hayatını zorlaştıran şeyleri bugün bir kenara bırakalım. Çünkü bugün bunları ezberlemiş fakat asla çözüm üretemez durumdayız. Demek ki olaylara birazcık farklı yerlerden bakmamız gerekiyor.

Ben bugün bu yazıyı bir erkeğin gözünden yazmaya çalışacağım. Zira emin olun, bunun kadın gözünden versiyonunu binlerce kez içimden yazdım.

Varsayalım ki ben bugün, 23 yaşında genç bir erkeğim. Okulum yeni bitmiş, 1 senedir İstanbul’da kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, maddi durumu kendine yeten bir ailenin oğluyum.

Toplum benden tez vakitte askerliğimi yapıp evlenmemi bekliyor olacaktır. Askerlik kısmı oldukça trajik olduğundan, orayı atlayıp öteki bölüme geçiyorum. EVLİLİK.

EVLİLİK, benim gerçek bir sonum olacaktı. Kesin. Kız arkadaşım benden iyi para kazanıp, bir ev araba bir şey satın alıp evi çekip çevirecek standartlara gelmemi isteyecek hep. Bir şekilde ufak tefek, borç harç bir şeyler yapmış olayım, düğünde kazık böğrüme böğrüme girecek. Çünkü geleneklerimize göre otu boku ben alıyorum. Sevgilimi seviyorum, anlayışlı biri. İyi kötü o da benim gibi çalışıp kazanıyor olsun.

Öyle değil işte. Onlar yetmiyor. Kadınlar, maddi statülerden, ekonomik güçten etkileniyor. Rakiplerim karşısında hep eksiğim, eziğim. Sevdiğim kadını yeterince mutlu edebilecek miyim? Zira o ne kadar aza kanaat etse de, toplumda tek taş diye ciddi bir bok var. Evlenme teklifi videosunda, herkes o taşın boyutunu konuşuyor olacak. Sevdiğim kadın beni anlatırken ailesine ve arkadaşlarına, o ne kadar çok önemsiz bulsa da herkes arabam var mı, evim var mı, arabanın modeli ne, mesleğim ne, maaşım ne kadar falan bunları konuşacak. Ben gerileceğim, üzerimde sonsuz bir baskıyla yeni bir hayata yelken açacağım. Ama düğün sonrası borçlar yüzünden hiçbir zaman eşimle geçecek günleri toz pembe göremeyeceğim. Çünkü kazara bir de çocuk olursa, eve benim tek maaşım yetmek zorunda!

Ek iş alsam, mesaiye kalsam, kredi çeksem… Boku yedim! Artık eskiden kendime verdiğim o küçük ödülleri dahi veremeyeceğim. Ev, çocuk, masraf. PARA.

Mutsuz olacağım, karımı üzeceğim, bağıracağım. Çocuğuma kızacağım. Küfür edeceğim. Belki karısını döven hayvanın teki olacağım. Bu durumların hiçbiri yaptıklarımı haklı çıkarmayacak. Ama ben kafayı yedim, iyi değilim. Ne yapacağım? Acaba karımı mı aldatsam? Boşansam nafakası var, çocuktan ayrı kalması var, aileler var. O kadar masraftan yeni kurtulmuşken, kendime nasıl yeni bir hayat kuracağım?

İşte bugün tüm bunları, babamı ve onun gibi bir sürü adamı düşünüp durdum. Benim babam da bizden başkasını düşünmemiştir. Ona kırıldığım bazı noktalar haricinde hiçbir kötülüğü olmamıştır. Tüm bu hayata nasıl direndi acaba? Kendini iyi hissetmek için neler yaptı? Ben şimdi bir kedinin maması, aşısı diye delirirken, o iki çocuğa ve eşine nasıl böyle bir hayat sundu acaba?

Olaylara buralardan da bakmamız gerekmiyor mu artık? Toplum erkek figürünü bok püsür binlerce şeylerle şişirip duruyor. İşte bu adam, mutsuz ve kendini bir türlü deşarj edemezken, acısını, sinirini evinden çıkartıyor. Çünkü sahip olduğu başka bir şey yok. Kesinlikle haklı değil. İşte burada düşünmek gereken tek şey var.

Hayatımızdaki erkekler. Babalarımız, abilerimiz, sevgililerimiz, arkadaşlarımız… Hepsi.

Aman evlilik bana göre değil, ben kimseyi sevemem, ıssız adamım, havuçlu tarçınlı kek falan hikayelerinin temelinde bunlar var. Aile kavramının erkeği küçük ve karanlık bir zindana tepmesi!

Üzüldüm bugün, çok üzüldüm. Kendimi de eleştirdim. Karşımızdaki adamların kendini yetersiz hissetmesinin ne kadar zor olduğunu anladım.

 

Bu sosyal ilişkilerin kadın penceresine gelelim şimdi. Ben çalışan bir kadınım, paramı kazanıyorum. Ailemden arada bir gördüğüm ufak destekler dışında maddi başka bir bağım yok. Bir gün evlenecek olsam, karşımdaki adama yüklenecek şeyleri düşünüyorum. Çünkü toplum bunu düşünmemden yana. Erkek adam bakar, erkek adam para kazanır. Erkek adam erkek adam erkek adam… İnanın bu konuda daha çoook örnek verilir. ÇOOOK.

 

Ama benim içim gerçekten fazlasını kaldıramadı. Ben burada erkekleri aklamaya çalışmıyorum. Kimsenin aklanacak bir tarafı yok. Şiddetin, kötülüğün benim hayatımda affı yok.

23 yaşındayım. Birden çok cinsel tacize maruz kaldım. Birden çok fiziksel şiddet gördüm. Manevi şiddet sayfasını açmıyorum bile. Benim hayatımda hiçbir şey bunları telafi edemedi. Ne yaşadıklarımı, ne duyup gördüklerimi…

Ben insanların sürekli herhangi bir şey karşısında ezilip büzülmesine, güçsüzleşmesine daha fazla dayanamıyorum. Sürekli hayata karşı yenik düşmeye, mutsuz etmeye ve edilmeye, aldatılmaya, şiddet görmeye dayanamıyorum.

 

Dayanamadığım şeyi çözebilecek tek gücüm de kalemden yana. O yüzden yazıyorum. Artık çok daha fazla yazacağım. Tek bir kişi bile beni okuyup anlarsa, kafasıyla beni onaylayıp küçük bir tebessüm ederse, yeni bir şeyler düşünmeye başlarsa bile bana yetecek. Yaşadıklarıma, yaşayacaklarıma rağmen sevginin iyileştirici gücünü yitirmek istemiyorum.

Yaşadığımız olumsuzlukları telafi edecek bir şey varsa, o da herhangi bir şeyi yeniden sevebilmek. Ki sevgi ne kadar zahmetsiz, ne kadar basit ve içten gelen bir beceri!

Eğer güzel sabrınla sen bu yazıyı buraya kadar okuduysan senden tek bir ricam var. Bu akşam şöyle bir uzan, gözlerini kapatıp bir filmi içinden izler gibi düşün. Yaptıklarını, düşündüklerini, doğrularını ya da yanlışlarını vicdanının kantarından şöyle bir geçir.

Son yıllarda başımızı nereye çevirsek kadın haklarıyla alakalı farkındalığın aslında çok yüksek olduğunu gösteren şeyler varken, şiddet öğesi o oranda artıyorsa sorgulamamız gerektiğini düşün mesela. Demek ki sorunun farkında olmamıza rağmen çözümü yanlış yerlerde arıyoruz.

Kadın ya da erkek farkında olmadan, içine doğduğumuz kültürün bize dayattığı şeylerin aslında hayatımızı ne kadar da değiştirdiğini düşün…

Sevdiğin her şeye sarıl, kırıldığın şeylere de sarıl. Kızgınlıklarını, acılarını iyileştirecek başka hiçbir şey yok.

Ben son birkaç senede yaşadıklarımı, gördüğüm insanları, affetmek için yoğun bir çaba sarf ediyorum.

Halbuki olaylar taptazeyken, asla affetmek aklımda yoktu. Tam tersi öfkemi besliyordum. Sonra ne kadar zehirlendiğimi ve acıdan bir türlü kurtulamadığımı fark ettim. Kötüler hayatından gittiklerinde koyu bir tortu gibi kötülüklerini sana da pay edip gidiyor. Bununla yüzleşip kendini ondan temizlemek zorundasın. Lütfen yap bunu. Yoksa sen de kötü olmaktan başka bir şey yapamayacaksın.

Seni seviyorum, kendimi seviyorum. Dünyayı seviyorum. Kötüleri bile seviyorum. Sevmeliyim çünkü başka bir şey iyi gelmiyor. Benim duygularım beni fizyolojik olarak çok etkiler. İçimde kötülük arttığında, acım çok olduğunda hastanelerden ve ilaçlardan kurtulamam. Kimse için değil, kendim için bundan kurtulmam gerektiğini anladım.

Herkes gibi arkadaşlarıma, sevgililerime ve aileme çok kızdım. Herkes gibi acı çektim. Bunları yaşayıp biraz soğumasına izin verdikten sonra anlattığım her şeyi herkes gibi dedikten sonra anlatmayı öğrendim.

Çünkü herkes gibi… ne bir eksik, ne bir fazla.

Ben artık bu tortuyla yaşamak istemiyorum. Bu tortuyu beslemek istemiyorum. Ona yenilmek ve kötülüğü beslemek en kolayı. Üstelik kötülüğü hormon bozukluğu yüzünden durmadan kilo alan biri gibi düşünebiliriz. Normalden çok daha kolay büyür. Şişkolaşır. Gerçekten büyüdüğünde de seni yerinden bile oynatamayacak hale gelir.

O yüzden herkesin kendi kapısının önünü temizleme hikayesi gibi, kötülüğü kendi içinden kovmakla başlamanı istiyorum. Ben öyle yapmayı deniyorum. Ciddi faydasını gördüm. Sen de yap.

Beni sonuna kadar okuyup derdimi, kavgam dinlediğin ve anlamaya gayret gösterdiğin için teşekkür ederim…

 

Selenay