günlük tadında, günlük tadında, sonsuz bir uğraştır özlemek

sonsuz bir uğraştır özlemek

 

“Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine

bilemem, belki bu yüzden
ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
yine de döneyim döneyim istedim. ”

– Her şeyin başladığı yere gelmiş olmak en zoruymuş. İnsan oracıkta tüm gerçekliği alıp karşısına oturtup kendisiyle konuşmasını bekliyor…
Oysa gerçeklik öyle sessiz, keskin ve sert ki… Dönüp dolaşıp geldiğim bu yerde her şeyi sonlandıracağımı bilmek beni zorluyor.
Kabullendiğim bir acı haline gelip tüm bedenime, günlük hayatıma nüfus eden bu düşünceleri şimdi öylece buraya nasıl bırakacağım?
O kadar uzun süredir birlikte uyuyor, uyanıyor, sabahları birlikte yıkanıyorduk. Acı böylesine pislik bir şey!
İnsanın zihnine bir kez olsun karıştı mı öyle sağlam tutunuyor ki! Kanserli bir hücre gibi,
kalan sağlıklı her hücreyi kendine benzetmek için sonsuz bir titreşimle uyuşturuyor kalbimi…
Ben de duyarlılığımı böyle kaybettim, dilim böyle keskinleşti.
Çok yalnızım, umrumda değil gibi yaşamayı öğrensem de… Kalbimi bir örümcek kadar saran, kökünü kurutacak kadar inatçı bir yalnızlık!
Büyüdükçe öğrendiğim bir şey miydi, yoksa uyanmayı bekleyen bir yaratık mı beslemiştim içimde bunca sene, bilmiyorum…
Eskiden olsa anlatacak, taşacak yer arardı öfkem… Şimdiyse yabani bir çiçek gibi içine kapanıp dikenlerini kuşanıyor duygularım.
İstemiyorum, kimse yanımda olmasın, anlamayı ya da konuşmayı denemesin. Hastalığıma tavsiyelerde bulunmasın yahut beni iyileştirmek için kalbini ortaya koymasın.
Çünkü artık çok geç! Bir imdat çağrısıyla koştuğum kapılar bir bir üzerime kapanırken, ben bunu “gerçeklik” olarak ruhuma işlerken,
başka başka insanlar düşlerimi hırçınlıklarıyla kirletirken, hiç kimse yoktu. Üstelik ben hep denedim, kibirlerimden soyunup, romantizmi bir kenara bırakıp,
zihnimi karartan o uykulardan uyanmayı hep denedim!
Her şeyin başladığı bu yerde şimdi oturup adam akıllı her şeyi anlatmaya karar verdim. İçimde herhangi bir intikam hırsı, art niyet yahut başkalarına
kesilecek uzun uzun faturalar yok. Yalnız kendi konuşmalarımı, dünyadan payıma düşenleri anlatacağım. Kahraman olmak istemiyorum, insanlığa ayna tutmak istemiyorum,
sözcüklerimle kimseyi büyülemek istemiyorum, umut vaat etmek ya da bana benzer başkalarını bulup onlara imdat çağrısında bulunmak istemiyorum.
Bu sadece benim kendimi ayakta tutma çabam olacak. Çünkü vazgeçmek istemiyorum, başkalarından medet ummak istemiyorum.
Kalbimdeki kötülükle geçecek uzun bir ömür istemiyorum. Kendi kendime işlediğim günahlarım var, yalnızca kendime anlatabildiğim günahlar…
Sözcükleri süslerinden ayırıp yalnızca içimden geçen haliyle anlatacağım. Çünkü hiçbir şeyin anlatma çabamdan üstün olmasını istemiyorum.
Hiçbir şey dikkatimi dağıtmasın. Yaşamın sevdiğim yanlarını bulup kendime onları hatırlatacağım. Başardığımdaysa yalnızca benim dünyam değişecek.
Yalnızca benim kalbim yıkanacak karanlık düşlerinden. 23 yaşıma girdim ve artık biliyorum, kalbimi yalnızca ben onarabilirim. –

En üstteki şiir Birhan Keskin’in. Altındaki yazı ise karanlık günlerde hissettiklerim. Şimdiyse ikisini de hissedemeyecek kadar bezgin ve tutarsız olduğuma inanıyorum.
Ben bir şeyler düşünmeye başladığımda sözcükler tören geçidi gibi hızlıca ve coşkulu içimden akıyor. Bense tutup birini bile yakalayamıyorum. Zaten yakalasam da bir şeye benzemiyor.
Çünkü bir bütünün içinde değilken anlamını yitiriyor. Bense bir bütün olmayı hiç beceremiyorum.

İnsanlar durmadan adayı özlediğimi söylememden şikayet ediyor. Anlıyorum, bence de sürekli aynı şeyi söyleyip bunun için bir çaba sarf etmeyen insanlar çok sıkıcı.
Ama insanın terk ettiği şeye geri dönmesi aslında öyle birkaç eşya toplayıp, yolları tepip gitmek kadar kolay değil.
İnsan dediğin şey kendine korkacak canavarlar yaratıyor. Korkuyorum, çünkü döndüğüm yerde bir şeylerin eskisi gibi olamayacağını biliyorum.

Zihnimin tüm duvarlarını yumuşatıp kendime sadece anda kalmayı öğütlüyorum çok uzun süredir.
Bunu öğrenmem epey zor oldu. Çünkü insan aklı her zaman kolayı seçiyor.
Mesela şuanda yağmur yağıyor ve bir şekilde adada sadece yere düşen damlaların kendi halinde çınlamasını dinlediğim geceleri anımsıyorum.
İnsanın zamanı hiç düşünmeden yaşaması nasıl bir bağımsızlık duygusu bilir misiniz? Akan saatlere odaklanıp makine gibi görevler listesiyle yaşamanın dışında,
evrenin çok dışında… Sadece bulunduğun anın verdikleriyle yaşamak… İnsanları ezmeden, ezilmeden yürüyebilmek günün her saatinde… Hayatımın en organik haliydi belki de…

Yağmur yol üzerinde biriken tüm çöpleri nasıl bayırdan aşağı akıtırsa öyle yıkanırdı zihnim.
Üstelik hiç düşünmezdim akacağı boşluğu. Asıl enteresan olan, bir gün o boşluğun dolup da taşacağını hiç tahmin etmezdim.
Dört tarafı sularla çevrili bir dünyada yaşamım kendi kendine yetecek kadar kuvvetli bir bağışıklık sistemi geliştirmişti.
Orada geçen her gün, kollarım verileni kucaklayacak kadar genişliyordu. Görmeyi öğreniyordum, gözlerimin önüne düşen ışıktan fazlasını…
Duymayı öğreniyordum, doğanın kendi içinde bir fısıldama halinde dolaşan gizli dilini… Bir sınırı yoktu, ardı yoktu ufuk çizgisinin ve hiç düşünmezdim…
Yalnızca kendi ekseninde dönen bir dünya…

İşte eskiden böyle hevesliydim anlatmaya. Soranlara saatlerce anlatırdım. Şimdiyse hevesim yok. Hatırlamaya da, özlemeye de, konuşmaya da… Bir şeyleri bir yerlere yetiştirmeye telaşlı insanlar gibi bomboş bir döngünün içinde, boş işler için telaş halindeyim ben de. Üstelik hiç bir şey öğretmeyen, hiç bir duygu barındırmayan telaşlar bunlar… Öfkemi kaybettiğim için, sevme yetisini kaybettiğim için üzgünüm. Bunları yapamayacak hale geliyoruz çünkü yaşam ilerledikçe bize insan ilişkilerine fatura kesmeyi öğretiyor. Şöyle bi bakınca… Alacağım çok.

Hayatı muhasebeci tadında yaşamaya siz nasıl alıştınız bilmiyorum. Ya da alıştınız mı acaba?

Ben hala reddetmeyi deniyorum. Bu isyankar tutumum, bu boyun eğmeyen halim bana güzel bedeller ödetiyor tabi. Sonunda çamur beni belki içine çeker, leş kokusunun içinde karanlık ve gömülü bir hayat sunar, bilemem. Şimdilik “itlik” yapma peşindeyim. Gittiği yere kadar…

Selenay

Reklamlar
Genel, Melankolinin ve huzurun başkenti: Belgrad, Sırbistan

Melankolinin ve huzurun başkenti: Belgrad, Sırbistan

Belgrad… Son dönemlerin en popüler tatil rotalarından. Peki neden?

1.si elbette ucuz olmasından. Orada kaldığımız fiyatta ya da dışarıda yediğimiz içtiğimiz yemeklere ödediğimiz parayla Avrupa’da aç kalırız. Ucuz çünkü Sırp Dinar’ı TL karşısında düşük değere sahip.

2.si cıvıl cıvıl bir ülke olmasından. Türklerin en sevdiği şekilde yiyip içebilecekleri, sıcacık bir memleket. Kızları güzel, oğlanları güzel. Çoğunluk iyi ingilizce konuşuyor. Dil konusunda problem yaşayabileceğini düşünenler dahi rahatlıkla gezebilir.

3.sü kesinlikle güvenli. Tek başıma gittiğim Sırbistan’da güvenliğimi tehdit edecek hiç bir durum yaşamadım. Hiç rahatsız edilmedim. Çok geç saatlerde sokaklarda yürüdüm. Tek başıma dışarıda yedim-içtim. İçiniz çoook çooook rahat olsun.

4.sü gece hayatı güzel, sokaklarda hayat öyle hemen bitmiyor. Elektronik müzik seviyorlar genel olarak, çok güzel mekanlar var. Sokaklar özenli, mimarinin insanı büyüleyen bir melankolisi var. Tüm bu melankoliye zıt olarak insanlar çok mutlu gibi. Çoğunluk gülümsüyor. İnsanlar yardımsever, sıcakkanlı. Üstelik buraya ayırdığınız bütçeyle belki Avrupa’da ancak ortalama bir otel parasını ödeyebilirsiniz.

Ama yola çıkmadan önce kendinize şu soruyu sorun. Ben bu tatilden ne bekliyorum? Bu soru çok önemli! Çünkü Sırbistan çok zengin bir ülke olmadığından sizin ağzınızı öyleee açık bırakacak müzeler gezemiyorsunuz. Ama size müzeden çok daha fazlasını verebileceğini garanti edebilirim. Çünkü şehir yaşayan bir tarih. Sırpların yaptığı katliamlar, bombalanan binalar, şehir merkezinin koyu renk ağırlıklı mimarisi…

Yola çıkarken aklımda tek bir şey vardı… Kendimle kalmak, yalnız kalmak, uzun uzun yürümek, sahiden kaybolmak, kendimle konuşmak ve anlamlandıramadığım şeylerin cevabını bulmak… Sırbistan’ın sakin ve huzurlu atmosferi bana istediklerimi fazlasıyla verdi. Günde 30-35 km arası yürüdüm hep. Toplam 6 gün, 5 gece kaldım. Tam kıvamındaydı. Şehrin bir çok yerini gördüm. Belgrad, Novi sad, Zemun… Hepsi çok başka ruha sahipti…

Tüm bu mental arayışların yanında çok güzel sokaklardan parklardan geçtim. Çok güzel yemekler içkiler içtim… İnanılmaz huzurluydu… Evet, sorunun cevabı burada işte. Eğer siz de aynı amaçla seyahat ediyorsanız, Belgrad sizin için mükemmel olacak!

Herkes kendine bu soruyu sorduysa, esas detaylara geçebiliriz! Çünkü anlatacak çoooook şey var!

En başa gelelim. Sırbistan vizesiz bir ülke. Hoooop. 3-5 kuruş kardayız! Biletleri 1 sene önceden falan alırsanız inanılmaz ucuz. Hafta içine alırsanız da öyle. Otel fiyatlarına booking’den bakabilirsiniz. Ben Hotel Slavija’da kaldım. Merkezde sayılır. Saint Sava’ya 200-300 m, Knez Mihailova Caddesi’ne ortalama 1 km falan uzaklıkta. Ben komple yürüdüm. Hiç zorluk çekmedim. Hotel Moskova’dan dümdüz devam edince zaten karşınıza çıkıyor Slavija. Burası ucuz ve çok eski bir hotel. Vasat diyebiliriz. Benim pek umrumda olmadı. Zaten yatmadan yatmaya gittim. 5 gece için tek kişilik odaya 270 TL ödedim. Baya ucuz bir döneme denk geldi ama ortalama fiyatlar böyle. Dilerseniz airbnb’den ev tutabilirsiniz, ya da merkezdeki hostellarda kalabilirsiniz. Tercih sizin.

1.5-2 saate yakın sürüyor uçuş. Bizden 1 saat gerideler. Giderken paranızı euro-dolara çevirip hava limanında hemen dinara çevirebilirsiniz. Ya da daha karlı olan bir yöntem söyleyeyim. Parayı hesabınızda tutun. Hesap kartını yurt dışı işlemlere açtırın. Ardından hava limanına iner inmez herhangi bir atm’den direk dinar çekin. Sadece komisyon ödemiş olacaksınız. Bu şekilde TL-Euro / Euro-Dinar çevirmeleri esnasındaki komisyonlardan da kurtulacaksınız.

Hava limanından çok rahat geçiyorsunuz. Bazıları ufak polis kontrollerine falan takılmışlar ama ben geçerken kimseyi sallamadılar. Çok rahat geçiverdim. Pasaport kontrolünden çıktıktan sonra merdivenlerden iner inmez hat satan bir stand göreceksiniz. Buradan kesinlikle bir hat almanızı öneririm. Biraz tuzlu oluyor ama internet işinizi kolaylaştıracak. Ben 1 haftalık-10 gb paketini 29 Euro’ya aldım. Cıvkını çıkarana  kadar kullandım diyebilirim 🙂

Daha kısa süreli ve ucuz paketler de var. Görevli kızcağız hemen yardımcı oluyor, hattı takıyor ve 1 dakika içinde hattınız açılıyor. İnternet hızlı, telefon uygulamalarında hiç sorun olmuyor. Whatsapp problemsiz otomatik eski numaranızla çalışıyor. Hat aldığınız standın 2 yanında şehir haritaları veren bir turizm şeysi var. Oradan da haritanızı alın mutlaka. Şehirdeki tarihi turistik yerleri, otelleri falan komple gösteriyor. Çok kullanışlı bir harita. Şehir merkezine gidecek otobüs ve otobüsün saatleri konusunda da buradan bilgi alabilirsiniz. Buradan çıkar çıkmaz bir üst kata yürüyen merdivenler çıkıyor, oradan yukarı çıkıp otobüse bineceğiniz yeri görebilirsiniz. Zaten durakta kaç nolu otobüse bineceğiniz yazıyor. Ortalama 15-20 dakika bekleyip 200-300 dinar arası bir paraya gidebilirsiniz. Burada mutlaka bilet alın. Ama şehir içinde bilet almadan para ödemeden yolculuk yapabilirsiniz. Sadece hava limanı otobüslerinde bilet kontrolleri yapılıyor. Tüm Sırbistan halkı ve turistler de dahil yol parası vermiyor. Ama illa ben kurallara uyucam abi derseniz uygun fiyata bizdeki 3-5 biletler gibi günlük olarak ücretlendirilen kartlardan alabilirsiniz. Bizim akbilciler gibi her köşede var birer tane 🙂

Artık merkeze geldik varsayıyorum 🙂 İlk fikrim, çok mütevazi bir şehir oluşuydu. Öyle büyük gösterişli yapılar yok. Kendi yağında kavrulduğunu çok rahat anlayabiliyorsunuz. Ama inanılmaz huzurlu bir çekimi var.

Ben otele çantamı atar atmaz açlıktan ölmek üzre olduğum için yemek arayışına geçtim. Önceden gitmeyi planladığım mekanlardan birinde karar kıldım. İnanılmaz doğru bir tercihte bulunmuşum:) Otelimden yukarı tarafta olan LORENZO & KAKALAMBA’ya gittim. İnanılmaz keyifli! İnanılmaz lezzetliydi:)

Her ne zıkkımsa adı bu arkadaş yerel biralardan biri. Ben sevdim. Zaten şunu anladım ki genel olarak bizim biralardan hep daha hafif biraları var. Sırbistan genelinde eğer uyarmazsanız hep 33lük bira geliyor, bilginiz olsun. Bu mekan gerek tasarımı, gerek lezzetiyle çok hoşuma gitti. Tabi adımımı atar atmaz bir cevapi yemek istedim.

Cevapi bir çeşit köfte. Oldukça lezzetli. Yanında patates, ve hafif kavrulmuş kuru soğanın üzerine kıyılmış yeşil soğanla geldi.  Porsiyonlar büyük ve çok doyurucuydu.

Bu da mekanın tatlı menüsü:) Eğer tatlı isterseniz aha böyle geliyor! Özgün bir mekan, bence mutlaka uğrayıp güzel yemeklerini tatmalısınız. Ben oraya gittiğimde o kadar açtım ki içeriyi detaylı çekemedim. İnternette bir çok görseli mevcut 🙂

Buradan çıkıp uzun uzun yürüdüm. Şehrin bir ön gözlemini yaptım:)

İlk durağım Skadarlija’ydı. Şehir merkezinden yürüyerek ulaşabilirsiniz. Şehrin bohem mekanı olarak anlatılıyor 🙂 Keyifli, neşeli, renkli bir yer. Bir sürü restoran cafe mevcut.

Çalgılı çengili bir akşam yemeği için gelebilirsiniz. Ben skadarlija’da yemek yemedim, oturmadım da. Sadece şöyle bir geçtim. Merak ettiğim birçok yer vardı çünkü. Kalabalık bir grupsanız çalgılı çengili yemek mekanlarında keyifli bir akşam geçirebilirsiniz.

KALEMEGDAN

İstanbul’daki surların çok daha büyüğünü hatırlattı bana. Burada akşam biranızı içebilirsiniz. Uzun uzun yürüyüşler yapıp içindeki müzeleri ve sanat galerisini gezebilirsiniz. Banklarda şöyle bir soluklanıp gırtlağınıza kadar yeşile doyabilirsiniz. Çünkü İstanbul’da buna açız. Yaşlıların çok sevdiği bir yer burası anladığım kadarıyla. Burada oturup satranç oynuyorlar, yürüyüş yapıp eş dostlarıyla sohbet ediyorlar. Biz burada gece vakti 2 kadın yürüdük, hiç rahatsız olmadık, güvenlik sorunu yaşamadık. Keyifle gezebilirsiniz. Bu alanda dinazorlar, hayvanat bahçesi, birkaç kilise, sanat galerisi, askeri müze ve işkence aletleri müzesi var.

Ben sanat galerisini, işkence aletleri müzesini ve kiliseleri gezdim. Hayvanat bahçesini es geçtim.

  

Kalemegdan’da yer alan sanat galerisi…

Kalemegdan’ın içerisinde farklı müzelerin olduğundan söz etmiştim… Aşağıda gördüğünüz fotoğraflar ise işkence aletleri müzesinden… Müzenin giriş ücreti gayet uygun. Enteresan şeyler var. Girip bakmanızı öneririm.

 ,

Kalemegdan’ın gecesi… Ay ışığının altında oturmak oldukça keyifli ve huzurlu…

Şehrin gecesi çok güzel… Mutlaka bir gece yarısı çıkıp uzun uzun yürüyün. Kent meydanındaki binaların tarih kokusunu, sessizliği, bir başınalığı hissedin.

 ,

ZEMUN

Burası Sırbistan’ın Gökçeadası gibi… Çok küçük, çok sakin… Yokuş aşağı giden yollar nehre çıkıyor… Pazarları renkli, sokakları dar ve insanları oldukça mutlu… Pazarı gezerken bizim ev yemeklerine benzeyen yemekler satan küçük dükkanlar gördüm. Baya ezogeline benzeyen bir çorba falan da vardı… Burada nehir kenarında birçok balık lokantası var. Ben gittiğimde oralar genellikle kapalıydı. Nehir kenarından yürüyüp içeri doğru çıktım.

Ara sokaklarda çok güzel antikacılar var.

Yemeği sahilden yukarı doğru çıkarken Campo de fiori adlı bir İtalyan lokantasında yedim. Çok sıcak, küçük bir yerdi. Pizza gerçekten inanılmazdı! Türkiye’de böyle pizza yapan yer 3-5 tanedir. Hamuru yok denilecek kadar ince, kenarları çıtır.

Zemun’un ortasındaki pazar çok renkliydi. Yukarıda bahsettiğim gibi ev yemekleri yapan küçük dükkanlar, fırınlar ve meyve sebze stantları vardı… Ve tabi ki çiçekçiler… 🙂

LOVAC

Burası oldukça şık bir restoran. Yemekler güzel. Benim kaldığım otele de oldukça yakındı. Saint Sava tarafında kalıyor. Ben buraya halihazırda geyik eti yeme niyetiyle geldim. Benim tercihim “DEER SALTINBOKA” oldu. İlk kez geyik eti yedim, birazcık sertti fakat lezzetliydi. Arkadaşlarımın söylediği kadarıyla “Deer Fillet On Chestnut Purse” daha lezzetliymiş. Gidenlerin aklında bulunsun. Lezzet avcıları, buraya da mutlaka uğramalısınız 🙂

NEKAPA PEKARA

Tanıştığım Sırp’lardan da duyduğum kadarıyla şehrin yerlileri tarafından en sevilen pekara burası. İki üç şubesi var. Bu gördüğünüz şube benim otelimin alt sokağında. Tren istasyonunun karşısındaki uzun caddeyi takip ederseniz direkt önüne çıkarsınız. Ben buradan şu asılı pretzel tarzı simitlerden ve bir porsiyon etli börek yedim. İkisi de çoook çoook lezzetliydi. Fakat söylemeliyim, genel olarak birçok şey yağlı geliyor. İçecek olarak ayran olarak tükettikleri fakat çırpılmış yoğurt kıvamındaki şeyi alıp midenizi rahatlatabilirsiniz. 🙂

Sırbistan’da en sevdiğim şeylerden biri de şu organikçi falan kılıklı dükkanları gezmek. Çok fazlalar ve gerçekten ürün çeşitliliği beni benden aldı. Envai çeşit barlar, gofretler, krakerler, farklı ürünler… Çoook sevdim! Keşke burada yaşasam da hep bunlardan yesem diye midemi dilimi damağımı orada bıraktım 😛 özellikle farklı çeşit krakerler aldığım bir dükkan vardı ki… Onları o kadar bayılarak yedim ki anlatamam! Bulursanız mutlaka alın. Kabak çekirdekli bir çeşidiydi…

Kaldığımız yerden devam… Şehirdeki pastaneler bana çocukluğumdaki mahalle pastanelerini hatırlattı. 🙂

Basit, sade ve lezzetli pastalar… Sonra gözüme birini kestirdim. Krempita yedim. Krempita’yı önceden de bilirdim fakat Sırpların yöresel bir tatlısı olduğunu bilmiyordum. Lezzetli ve hafifti.

Üst katında süngerimsi bir kek, altında da cheesecake kreması gibi bir krema katı var. En altta ise yine incecik bir kek tabakası… Bu tatlının yanında double türk kahvesi içtim. Aklınızda bulunsun menüde domestic coffee ya da house coffee gibi bir şeyler yazıyorsa karşınıza türk kahvesi geliyor 🙂 genelde de double olarak…

Red Bread

Artık hamur yemekten usanmış bünyem kahvaltıda omlet yemeyi özledi… O sebeple arayışım sonucunda burayı buldum. Bacon ve peynirli omlet yedim. Gayet lezzetliydi. Mekan meydanın aşağı tarafında kalan bölgede…

Omletin yanında süzme yoğurt gibi bir şeyle beraber kızarmış ekmek geliyor… Oldukça doyurucu… Pancake tost gibi alternatifler de var…

 

San Marina

Tesadüfen bulduğum bu dükkanı çooook sevdim! Hediye etmek için çoook güzel ve lezzetliler. Yalnız çikolataların çoğu likörlü. Aklınızda bulunsun 🙂 Gerçekten çok lezzetliler.

Farklı şekillerde, farklı silüetlerde çok çeşitli çikolatalar var. Fiyatı çok ucuz değil… Sanırım 1000 küsür dinar gibi bir paraya yarım kg karışık çikolata aldım… Kutuyla alırsanız kutu ücretini ayrı ödüyorsunuz. İsterseniz küçük poşetlerle de alabilirsiniz. Burası bana fazla diyenler için ucuz fakat yine lezzetli bir çikolatacı önereceğim bir de. Önereceğim yerle alakalı  Sırp arkadaşımın anlattığı kadarıyla şunu öğrendim; burası genelde yerlilerin çok sevdiği bir yermiş. Hem ucuz, hem de çok çeşitli ürün bulunmakta. Sırplar genel olarak tatlı, çikolata, hamur içeren her şeyi çoook seviyorlar. Buraya ne zaman girsem doluydu. Şehrin farklı yerlerinde birçok şubesi var. Şubelerinden biri de Knez Mihajlova Caddesi’ndeydi. Ben pirinç patlaklı çeşidini aldım. Yine hediye almak isterseniz kutu ve özel poşetle paketlettirebilirsiniz. Onların da fiyatları oldukça uygun.

Burrito Madre

İçki sonrası kıyılan mideler için muhteşem bir öneri! Şehirde pizzacılar, patlamış mısırcılar ve kızarmış patatesçilere alternatif olarak en sevdiğim fast-food yiyecek oldu! Alttaki vejeteryan seçenek. Pirinç, fasulye, sebze, yoğurt sos, farklı meksika sosları falan derken kocaman bir dürüm oluyor. Yanında bir bira! Misss 🙂

Bense tabi ki etli yedim:)

Sapore

Yine Knez Mihajlova üzerinden bir ara sokakta olan bu dondurmacıyı çok sevdim. İstanbul’da sevdiğim bir dondurmacı var, tadı ona yakındı 🙂 Farklı tatlılar da mevcut. Oturup bir kahve molası verebilir ya da dondurmayı alıp Kalemegdan’a doğru yürüyebilirsiniz!

Opera 

Çoook yağmurlu bir günde, dışarıdan bakınca loş sarı ışıkları çoook sıcak geldi. Aha! Tam sığınacak yer burası dedim ve daldım içeri 🙂 Yemek ortalamaydı, fiyatlar uygundu. Sırplara özgü bir tavuk yemeği yedim. Yanında da patates püresi. Favori biram Jelen ile beraber!

ÇOOK üzgünüm ki buranın adını bir türlü hatırlayamıyorum ve not almamışım! Fakat yediğim bu köfte gerçekten çoook güzeldi. Köftenin içinde küçük bacon parçaları ve sebzeler de vardı. İnanılmaz yumuşak ve suluydu. Burası da yine Meydanın alt kısmında kalan bölgede bir mekandı. Fotoğrafta gördüğünüz tuborg gerçekten çoook lezzetli. Fakat Türkiye’de satılmıyormuş. (üzdü)

Kalan müzeler, sokaklar, görüntüler…

Nikola Tesla Müzesi

Küçük fakat keyifli bir yer. Özellikle rehber eşliğinde gezerseniz tadı çıkar. Öteki türlü makinelere fransız gibi bakarsınız ancak. Fakat rehber anlatımı ve makinelerin çalıştırılmasıyla keyifli bir gezi oluyor 🙂 Bu müze de Saint Sava tarafında…

Yugoslav Tarihi Müzesi

Bu müze’de bölge tarihi, balkan politikaları, Tito’nun ve karısının özel eşyaları ve hayatına dair birçok şey bulabilirsiniz. Aynı zamanda Tito’nun mezarı da burada… Biraz Anıtkabir gibi düşünebilirsiniz. Görülmeye değer olduğunu düşünüyorum. Bence şehirdeki en iyi müze… Merkeze biraz uzak fakat ben yürüyerek gittim. Sanırım benim otelden 3-4 km uzaklıktaydı. Müzenin yanındaki Hide park ve onun da yanında yer alan Hide restoran çoook güzeldi! Özellikle dekorasyonuna bayıldım. Şömine başında oturup 1 kadeh şarap içmek, yemek yemek inanılmaz huzurluydu…

Princess Ljubica’s Residence

Prenses Ljubica’nın Konağı (Sırp-Hırvatça: Конак књегиње Љубице) Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da bulunan konak. 1829 ile 1831 yılları arasında önde gelen Sırp mimarlığının önde gelen isimlerinden Hadži-Nikola Živković tarafından inşa edilen konak Sırp Kralı Miloš Obrenović tarafından karısı Ljubica’ya hediye edilmiş… Ben ücret ödemeden girdim, daha doğrusu ödeniyor mu anlamadım bile… O yüzden ziyaret etmek isterseniz siz dikkatli olun:)  Bu konağın olduğu bölgede güzel kiliseler de var. Onları da görmenizi öneririm. Şehrin nehre yakın tarafında kalıyor. 

NOVİSAD

Novisad o kadar huzurlu ve güzeldi ki… Belgrad’tan Nivosad’a gidince kendimi İstanbul’dan Çanakkale’ye gitmiş gibi hissettim… Kalede dolaşmak, yeşillerin arasında kaybolmak, nehre bakıp bir şeyler içmek çok huzurluydu…

 

Uzun uzun yazdım fakat gerçekten benim için kolay anlatılamayacak bir deneyimdi. Yazının başında dediğim gibi bu ülkeye hangi amaçla gittiğinize göre memnuniyetiniz değişecektir. Benim için her şey çok güzeldi… Umarım yazı sizin için faydalı olur. Daha fazla fotoğrafı instagram üzerinden de paylaşacağım.

Sevgiler

Selenay Kübra Koçer

https://www.instagram.com/foodontheroot/

 

Genel, Son domatesleri değerlendirelim: Ketçap tarifi!

Son domatesleri değerlendirelim: Ketçap tarifi!

Canım frenk badıcanı ne güzel şeysin sen.

Eylül ayı senin için ne güzel, ne şen.

Canım frenk badıcanı ne kadar kıymetlisin sen.

Yiyen bir pişman, yemeyen bir pişman senin bir diliminden.

1-A sınıfından Betül ‘ün domates için yazdığı şiiri okudunuz teşekkürler. Bu arada evet burada adı geçen frenk badıcanı bir zamanlar domates idi. Yani yaklaşık 300 yıl önce. Frenk badıcanı ismi ne zaman domatese dönüştü o benim için hala muamma ama olsun. Biz domatesin kıymetini bilelim ve kavanozlara koyalım, buz dolabında saklayalım. Hatta ketçap yapalım.

Evet evet ketçap yapalım.

Böyle için de ne olduğunu bildiğiniz. Güvenle tüketebileceğiniz bir ketçap hem de kendi damak tadınıza göre..

Ketçap ismi her ne kadar domatesten elde edilen sos ismi gibi olsa da önceleri baharat ve mantarla yapılan bütün soslara ketçap adı verilirmiş. Gel zaman git zaman ismi sadece domateste afilli durmuş olacak ki diğer bütün soslara farklı farklı isim vermişler.

Hazır mevsimin en güzel domatesleri tezgahtayken bir saat bile sürmeyecek mis kokulu ketçap yapımına başlayalım.

Malzemeler

4 çorba kaşığı zeytin yağı

1.5 kilo domates ( çanakkale, yumurta, salkım vs )

2 orta boy soğan ( mor veya beyaz )

4 çorba kaşığı şeker ( esmer veya beyaz )

1 tatlı kaşığı karabiber ve tuz

1 çay bardağı sirke

4 küçük diş sarımsak

Yapılışı

Soğanları piyazlık doğrayın ve zeytinyağında kısık ateşte karamelize edin. Domatesleri yıkayın yeşil sap kısımlarını alın ve kabuğuyla dört parçaya bölün. Kahverengi hal alan soğanın içerisine azar azar ilave edip karıştırın. Bütün domatesler bittiğinde sarımsak, tuz ve karabiber ilavesi yapın. Kaynadığında diğer malzemeleri ekleyin ve istediğiniz koyuluğa göre kaynatın. ( İdeal koyuluk 35-40 dk ) Kaynadıktan sonra blenderdan geçirin 1-2 dakika da bu biçim de kaynatın ve iki kez süzgeçten geçirip kavanozlayın.

Yapım aşaması notları;

Bu sos barbekü ve ketçap arası bir lezzete sahip. Eğer siz tamamen ketçap tadına varmak ve renginin tamamen kırmızı olmasını istiyorsanız.

– Soğanı karamelize etmeyin

– Esmer şeker kullanmayın

– Üzüm sirkesi kullanmayın ( Beyaz sirke işinizi görecek )

– Beyaz karabiber kullanın

– Mor soğan çok fazla etkilemez ama etkileyeceğini düşünürseniz beyaz soğan da kullanabilirsiniz.

Derseniz ki ketçap benim için çok sade farklı aromalar eklemek istiyorum. O zaman;

– Köri

– Kola

– Fesleğen

– Hardal tohumu

– Kişniş

– Sumak

– Acı biber

Ekleyebilir farklı lezzet denemeleri gerçekleştirebilirsiniz.

Saklama notları;

* Buz dolabında saklayınız.

Buz dolabında kapağı kapalı biçim de uzun süre saklanıyor.

Dışarıda kapağı açılmış kavanoz sıcak havalarda 1 hafta dayanıyor.

Sizinde farklı sos tarifleriniz varsa bizimle paylaşın..

Betül Edepli

Genel

Kaderine bırakılan zanaatkârlar; Kalaycı Haydar Abi

Türk el sanatları olunca konu yelpaze epey geniş.

Bildiklerimiz var, bilmediklerimiz var.

Bir de en fenası bilip de kaderine bıraktıklarımız var.

Körelen bakırcılık sektörü kalaycılık mesleğini de girdap gibi içine aldı ve çocukluğumuzda hemen hemen her köşe başında gördüğümüz kalaycı amcalardan eser kalmadı.

Çünkü artık kalaycılık hakkında bilgi sahibi bile değiliz.

Gelsin porselenler gitsin cam ürünler.

Evet sağlıklı. Bu konuya hiç bir biçim de giremem. Ama bakır da yapılan yemeğin, tatlının, herhangi bir yiyeceğin tadı diğer ürünler de var mı?

Bakır kullanımı zor dediğinizi duyar gibiyim.

Evet, bunun hakkında da bir kaç ata sözümüz var bizim.

Gülü seven dikenine katlanır.

Emek olmadan yemek olmaz. Şimdi aklıma gelenler bunlar yani demek istediğim emek verdiğiniz her şey güzeldir ve güzelleşmeye devam eder.

Sarıyer-Demirciköy de bulunan kalaycı Haydar abimiz de o köşe başlarında hala var olan değerlerden.

Kalaylamak nedir?

Bakır araç ve gereçlerin belirli aralıklarla girdiği bakım. Yani temel ve kısaca anlatımı böyle.

Bakırın ısınmasıyla oluşan etken maddelerin yiyeceğe geçip zehirlenmeyi önlemek bunun esas amacı. Kalay da bu bakımın ana maddesi. Ak kurşun olarak adlandırılan bu madde bakır olan ürünün üzerine eritilerek dökülür ve bir nevi kaplamacılık işi yapılır.

Şimdi bir de bu anlatımı fotoğraflarla destekleyelim.

Haydar abimiz gezici kalaycı bunun için de kendine böyle bir cihaz hazırlamış. Öncesinde körükle yapıyorlarmış aynı işi. Tüple istediği sıcaklığa ulaşamadığı için yukarı da bulunan kolu çevirip köze hava veriyor ve böylelikle sıcaklığı kendi istediği yüksekliğe çıkarabiliyor.

Siyah temizleyici bir maddeyle önce siniyi boşluk kalmayacak biçim de siliyor.

Sonrasında ısınan siniye kenarda hazır olan kalay tozunu serpip yine boşluk kalmayacak şekilde kaplıyor.

İlk yapılan aşamaya tavlama deniyormuş önceden kalaylanan ürün temizleniyormuş. Sonra tamamen kalay alamayacak olan etkenlerden uzaklaştırıp ikinci işlem temizlik işlemi yapılıyormuş. Sonunda yapılan işlem de tahmin edeceğiniz üzere kalay yapma işlemi.

Sonrasında da kalaycılığa özel pamukla ve temizleme suyuyla temizlenip parlatılıp yiyecek temasıyla uygun hale getiriliyor.

Haydar abimizin en büyük şikayeti takdir edersiniz ki iş olmaması. Bunun sebebi de bakır alımı olmaması. Çelik de ise herhangi bir deforme de çöpe atılması.

” Biz son kalaycılarız belki de bu mesleği yapan bilen gören devamı olmayan nesil bizdik. Yeni nesil kalay yapan yok. El sanatı diyorlar bu da el sanatı ama bakır almıyorlar ki gelişsin. ” diyor.

Yaz kış demeden dolaşıyormuş Haydar Abi. Belki anneanne ve babaannenizden kalan bakırlar vardır kullanmak istediğiniz… Benim son zamanlar da gördüğüm tek kalaycı Haydar Abinin iletişim bilgileri de aşağıda. Dedim ya belki o bakır kaplara nefes üflemek istersiniz.. Belki Türk el sanatlarına biraz daha merak salar ve yok olmaya yüz çevirmiş mesleklere hep birlikte gerektiği önemi veririz.

Yazı ve fotoğraflar: BETÜL EDEPLİ

Genel

Uyuyan güzel: Ekşi maya nasıl yapılır?

Ekmek aşkımızı bilen bilir. O çıtırtısını her duyduğumuzda içimizde buzullar erir. Her ekmek için bu duygu hissedilir mi bilmem. Ama ekşi maya dediğimizde akan sular durur bizde. Ekşi maya yerine yapılacak ekşi hamur tadını yakalamak için bir tarifimiz vardı bir önceki yazılarımızda. Burada ekmek tarifi yok. Ekşi mayanın kendisi var. Emek var. Sabır var. Ekşi maya değilde bebek var bugünkü yazımızda. İtiraf etmem gerekirse benim de ilk ekşi maya yapma deneyimim ve sanırım ben şanslı kesimdenim. İlk denemede tutturdum sayılır. Sayılır diyorum çünkü; her ne olursa olsun ilk altı ayın sonunda gelişimini tamamlamış güçlenmeye devam eden mayaya sahip oluyorsunuz. Sabır çokçok önemli anlayacağınız. Bu yazıda da benim gibi ilk defa yapacaksanız aklınızda bulunan soru işaretlerine cevap bulacaksınız.

Toprakla buğdayın buluşmasıyla başladı onun serüveni. İlk zamanlar buğday taşla dövüldü, suyla karıştırıldı, ekşitildi. Olmadığında da yufka ekmek yapıldı mayanın ilk damlalarıyla. Ekşisinin çabuk gelmesi için ilk zamanlar üzüm suyu eklendi içine, sonra Mısır aldı yürü ekşi mayayla, arkasından İtalya, Fransa, Osmanlı derken bu günlere geldi. Can oldu. Canımız oldu.

Doğanın bütün mucizelerini barındıran bir çok olayın başında geliyor ekşi maya. 3 malzeme ile karnını doyuyor senin. ( Un,su ve sabır )

Ekşi maya tarifini aşağıda vereceğiz ama ne yapacağız bu aşamalarda?

– Her gün aynı saatte besleyeceğiz.

– Besleme yaptığımız kap plastik veya cam olacak.

– Kullanılan kaşığın tahta kaşık olmasına özen göstereceğiz.

– Oda ısısında üzerine peçete örterek direk ışıktan sakınarak saklayacağız.

– Besleme yaptığımız kabın iç kısmını temiz tutup kurutmayacağız.

– Yumuşak içimli su ve doğal un kullanacağız. ( İçme suyu )

Bu ve buna benzer basit kurallara uyduğunuz da siz ekşi mayadan değil o sizden korksun. Herkesin bir ekşi maya serüveni vardır ve bu yolda sorsanız herkesin başlangıç noktası Cafe Fernando ‘ya dayanır. Benim mayam da öyle oldu. Sonrasında mantığı kavrayıp ihtiyacı olanı anladım ve bir kaç hesaplamayla yapmaya devam ettim.

1. Gün:

140 gram un + 140 gr su [ Kuru un kalmayana kadar karıştırın ve üzerini örtürüp oda sıcaklığında saklayın. ]

2. Gün:

Hiç bir şey yapmayın.

3. Gün:

125 gr un + 125 gr su [ %80 hamuru atıp kuru un kalmayana kadar karıştırın. ]

4.5.6. Gün:

125 gr un + 100 gr su [ %80 hamuru atıp kuru un kalmayana kadar karıştırın. ]

7.8. Gün:

150 gr un + 125 gr su [ %80 hamuru atıp kuru un kalmayana kadar karıştırın. ]

9.10 ve sonraki günler:

125 gr un + 125 su [ %80 hamuru atıp kuru un kalmayana kadar karıştırın. ]

Mayanızdan sağlıklı bir ekmek hazırlamak için 15 20 gün boyunca oda sıcaklığında beslemeye devam edin ve ilk ekmek deneyiminiz için atacağınız hamuru kullanıp ekmek hazırlayın.

( Ekşi mayalı ekmek bambaşka bir konu ama kısaca 500 gr un+330 ml su+170-200 gr ekşi maya karıştırıp hamur elde edin. Ihlamur kokulu ekmekte olduğu gibi döverek yoğurun ve katlayarak 2 saat sıcak, sonrasında en az 12 saat soğuk mayalandırın. )

20. günün sonunda buz dolabında saklayabilir 2-3 günde bir yarısını atarak 125+125 mantığıyla besleyebilirsiniz.

Su testi de başka bir yöntem ama her zaman doğru sonucu verdiği söylenemez.

Küçük bir sır; Ekşi mayamın garanti olması için ilk gün içerisine 7-8 tane kuru nohut attım ve 1 aydan fazla oldu hala içinde. Bence bu da çok çok olumlu etkiledi mayanın gidişatını.

Ben gramsız yapmak isterim derseniz. 1 su bardağı un ve 1 su bardağı suyla başlayıp. Mayanın un ve su miktarına göre eksiltip azaltabilirsiniz. 9. günden sonra 1 su bardağı+1 yemek kaşığı un ve yarım su bardağı suyla beslemeye devam ettim hala öyle besliyorum.

Zaman zaman instagram hesabımızdan mayamızın durumundan sizleri haberdar ederiz. Siz de ekşi maya hakkında bildiklerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın…

BETÜL EDEPLİ

Maya tamam, ilk ekmeğini denemeye ne dersin?

https://foodontheroot.com/2017/06/21/ihlamurkokuluekmekvehumuslusandvic/

Genel

Ellerini mi yesek yaptıklarını mı şaşırdığımız varlık; Anneannemin Karadeniz Yemekleri!

Karadeniz, yemekleriyle ve büyüleyici doğasıyla, bir o kadar da mizahi duygusu yüksek insanıyla bilinen bir memleket! Üstelik İstanbul’da da çok fazla rağbet gören mutfaklardan biridir. Hemen hemen her semtte bir Karadeniz lokantası görürsünüz. Muhlama, mıhlama, kuymak ve daha bir sürü farklı şekilde bilinen, bazen küçük farklılıklarla, bazen aslında hepimizin bildiği en klasik usulle yaptığımız kolot peynirli mısır unlu o inanılmaz lezzet için bile gidenler var.

Karadeniz’in sahil şehirlerinden iç kesimlerine kadar yöresel yemeklerde farklılıklar görebilirsiniz. Bunda en büyük etken, coğrafi özellikler, denize yakınlık ve iklim. Muhlamayı kimi yerlerde iyi kavrulmuş mısır unuyla, kimi yerlerde daha az kavrulmuşla, kimi yerlerde yağda tekrar kavurarak, kimi yerlerde hiç kavurmadan yaparlar. Hatta anneannem, köyden mısır unu gelmemişse bizi mutlu etmek için beyaz unla yapardı. Çünkü torunların toplandığı bir sofrada kuymak olmazsa olmazdı! 🙂

Evet, bu yazıda ben aslında sadece anneannemin bize yaptıklarından bahsetmek istiyorum. Çocukken tüm torunlar bir araya geldiğinde, bayramlarda, misafir ağırladığı sofralarda yaptığı şeylerden… Birçok şeyi pişirmeyi ona sorarak öğrendim. Onu izleyerek öğrendim. O yüzden ileride çok daha detaylı yazılar yazacağım ama anneannem hep çok merak edildiği için şimdilik böyle bir şey yazma gereği hissettim. 🙂

Kendimi bildim bileli, anneanneme kalmaya her gidişimizde, sabah mutlaka kalkıp namazını kıldıktan sonra pişi hamurunu yoğurup mayalardı. Yürümekte ve ayakta durmakta zorlandığı için tezgahın önünde bir sandalyeye oturarak yapardı. Sonrasında iyice mayalanan hamuru biz uyanınca hep beraber kızartırdık. Hamur tutması zor bir hamur çünkü oldukça cıvık. Bizim de elimize birer kaşık verip hamurla oynamamıza izin verirdi. Buna ek olarak aynı sofrada kuymak da olmazsa olmazdı.

Bazı yerlerde yumurtalısından bahsederler ama biz asla yapmayız. O çok farklı bir yemek.

Artvin’de muhlama ya da mıhlama değil kuymak deriz. Kuymak kadar çok sevdiğimiz bir de peynir eritmesi vardır. Bunu anneannem yapmaz. Ben halamlarda yemiştim. Özellikle yoğurt yaparken süt kesilirse, hemen bol tereyağının içinde peyniri eritip afiyetle yeriz! Gerçekten en sevdiğim yemeklerden biridir. Buna da minci deriz.

Bizim evin vazgeçilmezlerinden bir diğeriyse silor. Silora Karadeniz, İç anadolu ve Doğu Anadolu’da da rastlıyoruz. Siron, sironi gibi farklı isimlerle. Erişte yaparken daha kalın şeritler kesip rulo şeklinde sararak kuruturuz. Ardından pişireceğimiz zaman sulandırılmış ekşi yoğurtla ıslatıp piştikten sonra da üzerine pulbiberli tereyağı yakarız. Gerçekten inanılmaz olur, hele ki bir gün bekledikten sonra!

 

https://www.instagram.com/p/BS_25Hsge92/?taken-by=selenaykocer

Karalahana da evimizin vazgeçilmezidir. Çorbasını, lapasını ve dolmasını yaparız. Lapasını yarmayla yapıp lahanalar lapa olduktan sonra içine barbunya ekleriz. Çorbaya da eklenir barbunya genelde. Dolmasını da bulgur ve yarmayla yaparız. Özellikle anneannemin yaptığına bayılırım. Anneannem lahanayı haşlarken soğan kullanmaz. Lahanayı suyla ve kemikle beraber haşlar. Ardından yarmasını ya da bulgurunu ekleyip eriyip lapa haline gelene kadar tahta kaşıkla ezerek pişirir. Hala şımarıklık yapmak istediğimde anneannemden ve yengemden isterim. Henüz hiç kırmadılar, her istediğimde kara lahanamı yapıverdiler 🙂

Bizim evde ekşimeyen yoğurt çok lezzetli sayılmaz. İlle ekşi olacak! Anneannem bunun püf noktasının da yoğurt mayalandıktan sonra bir süre daha dışarıda tutmak olduğunu söylüyor. Yoğurt yapmayı da ondan öğrendim.  Zaten her seferinde biraz ekşiyen yoğurt mayası sonunda daima ekşi hale gelecek 🙂

Bayramların vazgeçilmezi burma ve cevizli el açması baklavadır. Anneannem çoook iyi yapar.

Baklavasız, pişisiz, kuymaksız misafir ağırlanmaz.

   

Bakliyat yemeklerini kemikle ya da ilikle pişirmeyi severiz, lahanayı da.

Anneannem  bir de tatlı börek dediği bir şey yapar her zaman. Ya kendi yufka açar ya da aldığı hazır taze yufkayla yapar. Yufkaların arasına bol ceviz serpiştirip üzerine tereyağı gezdirir. Piştikten sonra da önce biraz şerbetler, sonra da bazen toz şeker serpiştirir. Anlatınca çok anlamsız gelen bu tarif, yerken ağzı sulandırır 🙂

Bunlar haricinde bizim mutfağın baş rolünde hep taze fasulye olmuştur. Yazın mutlaka her hafta en az bir kere yenir. Anneannem balkonunda kinzi yetiştirir. Özellikle taze fasulyeye mutlaka koyar. Kinzi nedir diye merak edenlere söyleyeyim, KİŞNİŞ! Bizim orada kişniş en sevilen baharattır. Ama asla kurusunu bilmezler. Hep tazesini kullanırız ve kişniş derseniz kimse anlamaz. Ben de kinzinin kişniş olduğunu çook seneler sonra öğrendim. 🙂

Anneannemin helvasını yazıverdim bu ay dergiye… Çok mutluydu hem çekim sürecinde, hem dergiyi gördüğünde.

Dünya güzeli, biricik şefkatli anneanneme nasıl teşekkür etsem, tüm ülkeyi onun fotoğrafıyla donatsam yine az 🙂 Çok seviyoruz, daha çok pişirsin doymadan yiyelim istiyoruz!

Selenay Kübra KOÇER

 

 

Genel, Malatya'ya doyamadık!

Malatya’ya doyamadık!

Çok uzun süredir yazılmayı bekleyen bir yazıyı ancak kaleme alabiliyorum.

Umarım anlatmak istediğim her şeyi atlamadan size aktarabileceğim. Çünkü ben bu geziyi yapalı neredeyse 2 ay oldu. Malatya’dan çok etkilenmiş şekilde dönmüştüm. Çünkü İstanbul’a taşındıktan sonra unuttuğum, özlediğim, yaşamak istediğim duyguları kısa sürede bana tattırmıştı.

Toplumun kendi içinde, herhangi bir emir-komuta zinciri olmadan, çıkar duygusu gütmeden, yardımlaşmayı alışkanlık haline getirmesi, birbirinin işini kolaylaştırması, paylaşmayı günlük rutinin temel ilkeleri arasına yerleştirmesi bence paha biçilemez bir şey, hele ki şu içinde bulunduğumuz çağda! Daha kıymetli ne olabilir?

Malatya’da bu paylaşım ruhu üzerinize bulaşıyor, girdiğiniz her kapıdan sıcaklık ve eliniz kolunuz ikram edilen şeylerle çıkıyorsunuz.

O zaman hikayeye en baştan başlıyorum.

Malatya Havalimanı’na indikten sonra hemen Arapgir’e geçtik. İlk noktamız orasıydı. Arapgir’in adını da ilk kez duyduğumu söylemeliyim. Malatya’ya da ilk gidişimdi. Arapgir Malatya’ya 1 saat uzaklıkta, konum olarak çok önemli. Şimdi size bahsedeceğim rotayı oluşturarak kendinize çok lezzetli bir seyahat oluşturabilirsiniz.

Bu rotadan ilham alarak minimum 10 günlük bir seyahatle Malatya, Sivas, Elazığ, Erzincan ve uzatmak isterseniz yine sınırdaki farklı ilçelerle çok keyifli ve büyüleyici bir tur yapabilirsiniz. Bilmediğiniz coğrafyalarda, bilmediğiniz tatları keşfetmek; bir plajda kümbet gibi oturmaktan daha keyifli geliyorsa muhakkak yapmalısınız. Çünkü bu rotada özel bir araçla gezmek, kesinlikle çok daha ekonomik olacak. Lokantalar ucuz, oteller ucuz, bölge çok sakin. Sahiden, tüm Akdeniz’in iliğini kurutan, çıkarcı ve paragöz işletmecilerden sıkılmadınız mı?

Anadolu insanın gözünü açacak. Yediklerinizi gördükçe şaşıracaksınız. Bu yiyecekler nasıl bu kadar ucuz olabilir? Biz İstanbul’da bir peynire bu kadar para verirken, bu insanlar ne kadar kazanıyor? Üreticiler ne kadar kazanıyor diye sorgulayacaksınız, çünkü gerçekten sorgulanması gereken bir konu. İnanılmaz taze, inanılmaz doğal bir peyniri Malatya’da kilosu 10 TL’den alırken, İstanbul’da onun yarısı kadar kalitesi olmayan bir peynirin kilosu 30 TL’den aşağı olmuyor. Peki gerçekten üretici bunun ne kadarını kazanıyor???

Bu seyahat sadece sizi yeni kültürlerle değil, dünyanın ve kapitalizmin gerçekleriyle de tanıştıracak. İnsanların üretmek, beslemek, yetiştirmek konusunda neden küstüğünü anlayacaksınız.

Evet, yazının başına dönecek olursam; ilk noktamız Arapgir’di. Otele yerleşip hemen “Arapgirli Kadınlar Dayanışma Derneği”nin bizler için hazırladığı bölge lezzetleriyle kahvaltı yapmaya gittik. Otelden etkinliğin yapılacağı Millet Hanı’na giderken küçük bir pideci gördüm. Fotoğraf çekmek istedim. İçeri girince fırın kürekçisinin kadın olduğunu görmemle şaşırmam bir oldu. İstanbul’da erkek işi olarak bilinen bir mesleği, Anadolu’da bir kadının icra etmesi beni çok şaşırttı ve etkiledi. İnanılmaz mutlu oldum. Dahası, Malatya içinde bunu çok daha fazla görecek ve etkilenecektim 🙂

Malatya’da hiç somun ekmek görmedim desem? Ekmek yerine hep bu çok lezzetli, tazecik pideler tüketiliyor. Her mahallede böyle fırınlar var. Hatta eskiden bizim oralarda (Darıca’da) da yemeklerimizi fırınlara götürürdük. Bu gelenek Malatya’da hala devam etmekte. Hem de öyle özel yemekler falan değil, bildiğiniz günlük yemekleri de götürüyorlar insanlar.

( Malatya merkezde bir esnafın fırına getirdiği yemeğe şahit oldum. Yazıda yeri gelince ondan da söz edeceğim. )

Bu fırında gördüğünüz pidelerin dışında bir de çörek denilen, mayalı bir hamurişi tattım. Sağ olsunlar fotoğraf çektiğim yetmiyormuş gibi hemen elime tutuşturdular. Gerçekten çok sevdim tadını.

Sözünü ettiğim mayalı çörek. Ben bunu çantaya atmışım ucundan kopardıktan sonra. Orada da unutmuşum. Taa İstanbul’a kadar geldi benimle. Hafif bayatlamıştı tabi. Peki ben kendisini ne yaptım? Evde çok az fesleğen sosum vardı. Onu 1 tane yumurtayla çırptım. Küp küp kestiğim pideleri bu karışıma banıp fırınladım. İnanılmaz bir şey oldu! Çörekte çok hafif şekerli bir tat var. Ama böyle şeker eklenmiş gibi değil de, sanki tuzsuz hamura 1 tatlı kaşığı koyulmuş gibi. Fırınlanıp kuruyunca çok lezzetli oldu.

Pideler farklı boylarda ve şekillerde üretiliyor. Farklı fırınlarda çektiğim farklı pideleri yazının devamında görebileceksiniz. 🙂

Daha sonra çantamda pidem, elimde makinem Millet Hanı’na doğru gidiverdik. Zaten çok yakındı. 200 metre desem yeridir. Millet Hanı, Arapgir’de sanırım kalınacak en güzel 2-3 yerden biridir. Çok temiz, otantık, serin. Yemekleri lezzetli, çalışanları çok tatlı 🙂

Sevgili Nilhan Aras, Sinan Çakmak, Damla Işıkdoğan, İlkay Kanık.

Otelin gecelik fiyatı kişi başı kahvaltı dahil 60 TL desem, hala Bodrum’da 5 yıldızlı otellerde tatil yapmak için çıldırır mısınız? 🙂

Bizler için hazırlanan yöresel kahvaltılık tatlara değinmek istiyorum şimdi tek tek. Tabi bu lezzetlerin her biri sadece kahvaltıya özel değil, çayın yanında, kuşluk vaktinde, bazen akşam yemeğinde de yenilebilir. Zaten Anadolu’da bizim bildiğimiz gibi “köy kahvaltısı” adı altında bir şey yok. Hangi köylü öyle 50 çeşit kahvaltılıkla kahvaltı yapsın? O anca bizim organik meraklısı, köylere sergi muamelesi yapan İstanbullu görgüsüzlerin işi. Anadolu’da da kahvaltı demek, tarlaya da ağır işlere girişmeden önce, enerjiyi güzelce toplamayı sağlayacak bir öğün yapıp işlere koyulmak demek. O yüzden daha ağır, karbonhidrat içeren yiyecekler tercih edilir. Çünkü öyle şimdiki gibi günde 5 öğün yenmez. Bir sabah bir akşam yenir. Sağlam yiyip dinç kalmak gerekir. Yine de biz İstanbulluların kahvaltı algısına uygun ne kadar yöresel tat varsa hepsini hazırlamış Arapgirli Kadınlar… Ellerine sağlık!

Şöyle bir genel bakalım sofraya, gözlerimiz fal taşı gibi açılsın 🙂 Ardından ufak ufak inceleyelim her birini…

Sağ üstte sarı sarı parlayan şey, kuru kaymak. Rengi size de farklı geldi mi? Kaymağı hep beyaz biliriz. Ama işte bölge hayvanının beslenme alışkanlıkları elde edilen ürünlere de yansıyor. Kaymağın ne sütünden olduğunu hatırlamıyorum açıkçası, ama peynirlerin hepsi keçi, koyun sütünden. Hiç ıııyyk demeyin. Gerçekten buradaki peynirler o kadar ağır kokmuyor. Sadece kendine has hoş bir rayihası var. İstanbul’da bende marketten alınan bir koyun peynirini yiyemem. Ama burada löp löp yedim. Sol altta tereyağı ve dut-üzüm olmak üzere iki çeşit pekmez var. Pekmezin krallığındayız zaten. Beni tanıyanlar bilir, pekmez canım ciğerim. Bu iki pekmezi de sevdim. Gerçekten şekersiz yapılmış besbelli, tadı çok güzeldi ve genzi yakmıyordu. Ortada gördüğünüz koyu renkli yapraklar taze reyhan. İşte sürpriz, Arapgir tam bir Reyhan cenneti. 

Yoksa siz biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum vallahi! Reyhan tarlasına uzaktan bakmak ne zevkliymiş. Zaten hep çok büyüleyici bir renginin olduğunu düşünürdüm. İnsan gezdikçe neyi fark ediyor biliyor musunuz? Biz ülkemizi hiç tanımıyoruz. Çünkü yeteri kadar tanıtılmıyor. Sadece yabancılara değil. Bizlere de tanıtılmıyor. Turistler gibi biz de ülkeyi kebap-dönerden ibaret sanıyoruz. O kadar uçsuz zenginliğe sahip topraklarda yaşıyoruz ki, gittiğiniz her yerde şaşıracak bir şey bulmak mümkün. O sebeple dünyanın bir başka ucuna açılmaya heves ettiğimiz kadar, kendi ülkemizde adını dahi duymadığımız yerleri de merak etsek keşke. En azından çocuklarımıza merak edilecek uçsuz zenginliklerin olduğunu anlatabilsek. Çünkü bizim benimseyip tanıyamadığımız şeyleri başkalarına nasıl anlatabiliriz? Anlatamayız. Sonra tabi kebap-döner cumhuriyeti oluruz. İki tane dandik Gastronomi bilmem nesi yaparlar. Herkes ekmeğini cukkalayıp alkışını alıp ayrılır. Çok normal. Ülkede para kazanmaktan başka kaidesi olan insan bulmak çok zor. Neyse konumuza dönelim.

Bez sucuk rocks! Gerçekten çok hoştu. Malatya’nın kavurucu sıcağı sucuğu da nasiplendirmiş.

Bibişkomun da yaptığı gibi, Türkiye’nin her yerinde yapılan pişi, bişi, hamur kızartması, lokma, lokum(bu ikisi genelde ufak top top olanlara söylenir). Burada tamamen tuzlu yapılıp üzerine toz şeker serpiliyor.

Halfeti’de yediğim semseğe çok benziyor. Peynir, patates, kıymalı neli dilerseniz…

Taze Malatya Peyniri…

Bal çok iyiydi… Bir adet balcı numarası aldım. Yazının burasına iliştireyim, kartı da epey esprili. 🙂

Ben gezerken instagramdan bir mesaj atan Dila Kızmaz’a tam da bu noktada çok çok sevgilerimi göndereyim 🙂 Dila Arapgirliymiş. Bu kart ise onun dedesinin dükkanına ait. Ben de bunu duyunca hemen sevinip dükkana koştum. Dedesi orada değildi fakat dayısına bir selam verip kartını alıverdim 🙂

Ceviz sulusu. Dövülmüş ceviz, koyun peyniri, reyhan, salatalık, maydanoz ve pulbiberle yapılıyor. Cevizi yağı çıkana kadar dövüp ince doğranmış salatalık ve su ekleniyor. Bol da sarmısak!

Ekşileme. Bir çeşit mayalı ekmek. Lavaş gibi ince, yumuşak. Üzerine tereyağı ve baharatlar!

Reyhanlı peyvaz. Aslında patates salatası, piyaz arası bir şey 🙂 Peyvaz da piyazı anımsattı bana zaten. Üzerinde de görüldüğü üzre haşlanmış yumurta.

 

Solda pekmezli kaygana, sağda ballı kaygana. Kaygana aslında bir çeşit omlet. Bazı yerlerde daha çok krepe yakın bir kıvamda yapılır un ve yoğurt eklenerek. Ama buradaki düz omlet gibiydi.

EEEE boşuna pekmezin yıldızı demedik. Ceviz, pekmez, dut bir araya gelince neler neler oluveriyor! Çok lezzetliydi. Gerçekten seri üretim olanları unutun. Büyük kuruyemiş markalarındaki de daha şekerli oluyor. Bunlar gerçekten çok hafifti. Sade meyvenin o öz şekeriyle yapılmış. Tadından belli oluyor.

Bu ise köpük pestili. Ben hayatımda ilk kez yedim. Yine çok hafif ve lezzetliydi. Gerçekten köpük süngeri gibi yumuşacıktı. Üzüm pekmeziyle yapılmış.

Tuzlu ve tuzsuz olmak üzre Arapgir peyniri. Üstteki hellimle kapışır. 🙂

Ve tabi ki Reyhan Şerbeti… Gerçekten serinletici, sadece ve lezzetli.

Sonsuz reçel çeşitleri! Bölgede çok fazla çiçekten reçel yapılıyor. Zaten meyve cenneti olduğu için de çeşitlilik bol.

 

İsim isim merak edenler için de şöyle vermiş olalım… Gördüğünüz gibi envai çeşit çiçekten reçeller yapılmakta…

Kahvaltıdan son kare ise issot kebabı… Neden kebap? Burada küçük bir bilgi vermek istiyorum. Kebab-kebap kelimesi aslında bir pişirme yöntemini aklımıza getirmeli. Yani fırında ya da ocakta değil de, ateş üzerinde pişirildiğini anlatıyor bize. Eğer Baburname’yi okuyanlar var ise, orada kebap kelimesinin çok sık geçtiğini hatırlayacaktır. Fakat orada anlattığı kebap, günümüzdeki gibi şişe geçirilen satır kıyma değil, herhangi bir etin ateş üzerinde pişirilmesidir. Malatya’nın körpe biberlerinin de ateş üstünde közlenmesi/pişirilmesi ve ardından soyulmasıyla beraber güzel bir lezzet ortaya çıkıyor. Buna da issot kebabı deniyor.

Bir şölen gibi geçen kahvaltıdan sonra ufak ufak gezmeye başlıyoruz Arapgir’i…

İlk önce otele yürüme mesafesinde, 5 dakika uzaklıkta eski bir mahalleye gidiyoruz.

Bu mahallede bize de çok sürpriz olan bir yere gidiyoruz. Eski Arapgir esnafı Asım Külah’ın evi. Asım Amca, evini müze gibi düzenlemiş. Her şeyi saklamış. Anadolu kültürünün tarihine tatlı bir yolculuk gibi evi.  Bu eşyalar bu toprakların sosyal yaşamını, yemek kültürünü, geleneklerini anlatıyor bize. Her biri çok kıymetli. Hem de kendi kendine yapıyor bunu. Kimseye bağlı değil, kimseden destek alıyor değil. Tamamen kendi tutkusu. Gerçek bir saygıyla geziyoruz evini. Üstelik kim isterse kapılarını açıp gezdiriyormuş. Yolunuz düşerse esnafa sorarak bulabilirsiniz Asım Amca’yı.

 

Sevgili Asım Amca bizlere yanık sesiyle türküler ve ilahiler okuyor. 🙂

Bu keyifli ev ziyaretinin ardından bir başka güzelliğe gidiyoruz. Kozluk Çayı’na. Orada bizi tekrar şaşkına uğratacak olan Gırnatacı Ümit Abi’yi dinlemeye gidiyoruz. Arapgir merkezden 17 km uzaklıkta olan, Kaya Arası Kanyonu’nun başlangıcında olan bu çay çok keyifli bir yer.

Bu kanyon ise doğa sporları için oldukça uygun. Aslında Malatya ve çevresi genel olarak doğa sporlarına çok uygun. Bizim gittiğimiz tarihlerde Fotocamp festivali vardı Arapgir’de. Bir sürü fotoğrafçı bu bölgede kamp yapıyordu. Şimdi açıkça konuşmak gerekirse, Türkiye’de bir sürü yerde kamp yaptım. Sıkıntıları biliyorum. Rahatlıkla söyleyebilirim, buralarda çok keyifli kamp yapabilirsiniz. Arapgir halkı çok rahat, saygılı. Alkol kullanımında sorun yaşamazsınız. Malatya biraz daha muhafazakar ama dediğim gibi Arapgir çok rahat bir yer. Anadolu’da böyle bir yerle karşılaşmayı beklemezsiniz. Birazdan göreceğiniz fotoğraflarla da anlayacaksınız ne demek istediğimi 🙂

Bu köprüyü gördükten sonra sağa devam ediyorsunuz yürüyerek. Çay burada yer alıyor. Gırnatacı abimiz de burada yaşıyor. Kendisi yerel Robinson Crusoe 🙂 Yalnız başına burada yaşıyor, gelene gidene çay veriyor. İçkiyi ve gırnatayı seviyor. Çok güzel çalıp söylüyor. Yaz kış burada hem de. Dereye girip çıkar, içkisini içer o kadar.

 

Bizi görünce hemen çalmaya başlıyor Gırnatacı Ümit Aydın 🙂

Ümit Abiyi de dinledikten sonra Arapgir’deki tarihi dokuları takip etmeye devam ediyoruz. Burası Kurtuluş Savaşında Çanakkale Cephesi Komutanlığı yapmış olan Cevat Çobanlı Paşa’nın konağı… Yakında Belediye tarafından restoresi tamamlanıp halkın kullanımına açılacak.

Buradan sonra Arapgir Çarşısına geçiyoruz. Arapgir’de nerede ne yiyelim diye soranlara cevap vermek çok kolay. Merkezde Şan Lokantası. Yerel halkında severek gittiği bu lokantada bölgenin en güzel yemeklerini yiyebilirsiniz. Ağırlıklı olarak küçükbaş eti kullanılıyor. Kuyuda pişmiş keçi yedik. Koku yoktu, yumuşaktı. Normalde yemem. Ben dahi severek yedim. Ön yargıyla yaklaşmadan önce bir kere denemelisiniz mutlaka 🙂

Önceden arayıp özel bir şey hazırlatmak isteyenler ya da bilgi almak isteyenler için numarayı bırakıyorum böyle…

Şan Lokantası: 0422-811-31-91 / 92 Hükümet cad. No:1 Arapgir-Malatya

E başlarda söylemiştim, mahallelerde bolca fırın var. Bizler hamur seven bir milletiz. Kaçar mı benden de? Hemen daldım bir tanesine. Farklı bir şey hazırlıyorlardı. 

Sanki klasik pide yaparmış gibi başlayıp gördüğünüz özel şekli veriyorlar önce.

Şeklini verip bir süre fırınlıyorlar. Tamamen pişirmeden geri çıkarıp kenarlarını fotoğraftaki hale getiriyorlar.

Ardından sahneyi öteki abimiz alıyor, tuzsuz Arapgir peynirini ufalayıp dolduruyor içine. Sanıyoruz ki sıradan peynirli bir pide? Çok ayıp…

Fırından çıkar çıkmaz sıcacıkken tozşekeri serpiştiriyoruz güzelce… Sonra tekrar fırın.

Ve final :))

Gerçekten çok lezzetliydi. Bu pide Arapgir’de siparişle yapılırmış. Yaptırmak isteyen malzemelerini götürüyor, anlatıyor. Sonra verilen saatte gidip geri alıyor. Ne güzel değil mi?

Son olarak, çok tatlı bir şeyden daha bahsedeceğim. Arapgir’in elleriyle ayakkabı yapan, değerli Zanaatkarı… Hakan Kundura… Babasından öğrendiği bu zanaatı, günümüze kadar icra ediyor… Fakat bakırcılıkta da olduğu gibi mesleğini öğretebileceği yeni bir kuşak yok. Ayakkabıları telefonla da sipariş edebilirsiniz. Arapgir’e yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin. Kadınlar için farklı renklerde tek bir model yapmakta fakat erkek ayakkabılarında çeşit çok daha fazla.

EE, artık akşam yemeğine geçelim. Bu kadar geziden sonra karnımız acıktı 🙂 Sırf bu akşam yemeği için pideden herkes birer lokmacık tattı. Akşam yemeğinden beklenti büyüktü:) Yine Millet Hanı’na dönüyoruz. Arapgirli Kadınlar Dayanışma Derneği’nin hazırladığı yemekleri afiyetle yiyeceğiz. Hazırsanız başlıyoruz, kemerleri bağlayın, mide gurultularınızı nasıl geçirirsiniz bilemem:)

Alabalıklı bulgur pilavı

 

Ben bunu Artvin’de ve Karadeniz’de yapılan Silor-Siron’a benzettim. İsmen de benziyor zaten.

A

Pekmezli un helvası

Akıtma biciği

Top Köfte

Bulgur ve pirinç karışımıyla yapılan bir pilav.

Yağlı ballı yufka

Ayıla bayıla yediğimiz peynirli-şekerli pide:)

Elma galayısı

Daha burada anlata anlata bitiremeyeceğim çok yemek var tabi ki. Ama en özellerini göstermek istedim. Yemeklerin genel özellikleri, meyve kullanımının yoğun olması. Tatlılarda da bal-pekmezle tatlandırma yaygın. Bakliyat ürünlerini karıştırarak yapılan çok fazla tarif var. Mesela mercimekli bulgur, mercimekli pirinç… Tüm Anadolu’da olduğu gibi, bulgur burada da baş rol oluşunu kaybetmiyor 🙂 Et yemekleri genellikle keçi ve koyun ağırlıklı. Dana etini çok seyrek görürsünüz. Süt ürünlerinde de öyleydi.

Millet Hanı’nda o kadar güzel ağırlandık ki, akşama kadar oradaki tatlı ablalarımızın ellerinden çaylar kahveler eşliğinde sohbet ettik. Giderken de son bir veda pozu verdiler bize. Tüm emekçi kadınlarımız gibi dünya harikası kadınlar… Sonsuz teşekkür ediyorum kendilerine…

Bu geceyi böyle sonlandırıyoruz. İkinci gün ise Malatya için yollara düşecek idik.

Kahvaltıda yine otelimizdeki tatlı ablalarımızın hazırladığı yöresel lezzetlerden nasibimizi aldık:)

Kömbe… Bu tarz kömbeye Kürt kömbesi deniyormuş bölgede… Bunun dışında klasik peynir, zeytin ve benim dibini gördüğüm pekmez var idi:) Malatya merkeze doğru giderken benim çok hoşuma giden bir şeyle karşılaştık. Hiç yorum yapmayacağım, alttakileri okursanız anlayacaksınız 🙂

Oradan doğa harikası Levent Vadisi’ne gittik… Akçadağ ilçe sınırları içinde çeşitli jeolojik olaylar sonucunda meydana gelen Levent Vadisi’nde, vadi boyunca farklı büyüklükte mağaralar mevcut. Bağköy civarında, Geç Hitit ve Roma Dönemi’ne ait olduğu düşünülen kaya kabartması, kaya mezarları ve tümülüsler mevcuttur. Macerayı seven doğa yürüyüşleri için tarihsel değerlerin görülebileceği çekici bir mekan. Sahiden çok güzeldi. Güzel de bir seyir terası yapmışlar. Doğa sporlarıyla ilgilenenler mutlaka gelip görmeli.

Yazının başından beri eminim herkes kayısı bekliyordu. Ama ben de gezinin tam bu noktasına kadar çarşı pazarda satılan hariç kayısı görmedim:) Aslında en az kayısı kadar tanınması gereken çok lezzeti var ama kayısısı parlamış. Zaten onun övgüye ihtiyacı yok, herkes bilir ne kadar leziz olduğunu… Dünyada önemli üreticiler arasında olduğumuzu biliyor musunuz kayısı konusunda… En az Malatya kayısısı kadar önemli olan bir kayısı çeşidi daha var… Hazır yeri gelmişken ona da değineyim. Iğdır Kayısısı… Kendisi yassı ve inanılmaz tatlı bir türdür. Onu pazarlarda göremeyiz. Çünkü bildiğim kadarıyla çok büyük bir kısmı ithal ediliyor. Çünkü gerçekten çok kaliteli…

Bu klasik Malatya kaysısı 🙂

Yöre halkının  “mişmiş” adını verdiği kayısı, bu şehirle özdeşleşmiş bir meyvedir. Ekonomisine katkılarının yanında Malatya kültürünü ve mutfağını da etkilemiştir. Tüm bunların dışında en heyecan verici bulduğum kısım ise sadece kayısının kendisinin değil, çekirdeğinin de yeni bir ekonomik kapı açmasıdır.

Malatya’da geziye Yeşilyurt’la devam ediyoruz. Yeşilyurt, merkezden ve öteki ilçelerden, yemeğe ve kahvaltıya gelenleri ağırlayan, doğası güzel bir ilçe. Merkeze de çok yakın. Su sesleriyle bezeli otantik lokantalar var bol bol… Yeşilyurt’ta küçük bir mahalleye giriyoruz. Orada bir lavaş imalathanesine dalıyoruz hemen. Meraktan çatladık. Aslında duraklarımız arasında yoktu. Biz görünce dayanamadık.

Bu lavaşların kepekli unla yapıldığını biliyor musunuz? Aslında Malatya’da birçok şey kepekli unla yapılıyormuş. Özel bir tercih değil bu, gelenek olarak böyle… Sonra ordan oraya derken bir tabela daha görüp merakla giriyoruz içeri. Burası da Yeşilyurt Girişimci Kadınlar Derneği’ymiş. Meğersem orada da hummalı bir hazırlık varmış. Malatya merkezde yapılacak olan bir festival için yöresel ürünlerle hazırlık yapıyorlar. Normal zamanlarda gelirseniz buradan alışveriş de yapabiliyorsunuz. Bizi bol bol beslemeyi ihmal etmediler, güzelce de anlattılar ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını… İstedikleri tek şey, bu geleneklerin gerçekten kuşaktan kuşağa anlatılması… Anadolu’nun güzel kadınları, hoyrat coğrafyaları gibi inatçı, çalışkan…

 

Bu köfteler tirit (yani analı-kızlı) için hazırlanıyor.

Tirit’in içinde 3 farklı boyda bulgur köftesi ve nohut bulunuyor.

Tirit için olanlar:)

Bizler için hazırlanan içli köfteler. İnanın hayatımda yediğimin en en en iyisi!

Önemli püf noktaları şöyle… Bulgur çeşidi çok önemli. Hatta marka bile verdiler. Orta bulgur olarak bilinen bir bulgur, pilavlığın bir ufağı diye anlatıyorlar. Mutlaka almamız gereken markanın adı ise Eren Bulgur, çarşıda bulursunuz dediler. Burada içli köftenin hamuruna 2 kere çekilmiş koyun budu kıyması koyuluyor. Koyun eti sinirli olduğu için köftenin dışının daha kabuksu ve dağılmayan bir kabuk haline gelmesini sağlıyor. İçine de baharatlı dana kıyma koyuluyor. Önce haşlanıp sonra tereyağında bir güzel kızartılıyor. Gerçekten söylüyorum. Yediğim en en en iyi içli köfte buydu!

Bu nedir efenim? diye merak edenlere söylüyorum. Bu bence tamamen memleketim insanının artan malzeme değerlendirmesiyle ortaya çıkmış bir yöresel üründür. 🙂

İçli köftenin dış harcıyla yapılan, gördüğünüz özel şekli verildikten sonra önce haşlanıp, sonra yumurtaya bulanıp tereyağında kızartılan bir tür kahvaltılık, çay saati atıştırmalığı.

Kebabın püf noktası ise şu, bu kebapları yapıp haşladıktan sonra soğutmadan yumurtaya bulamıyoruz. Yoksa bulgur yumurtayı çekmez, yumurta ise akar.

Bu da çok lezzetliydi, zaten ben bulguru her türlü çok severim, beğenmemem imkansız:)

 

Kendilerine de sonsuz saygı ve sevgilerimi gönderiyorum, ellerinin hamurundan öperim 🙂

Sonraki adresimiz neresi? Artık bi çarşı pazar gezelim dimi? Valla yemekten insanın midesi ne kadar yorulursa, o kadar yorulacak hale gelmiştim. Ama yine de insan bırakamıyor. Çünkü gerçekten çok lezzetli 🙂

Sonrasında yine Yeşilyurt’ta bulunan bir peynirciyi ziyarete gidiyoruz. Sağ olsunlar, ufak bir tadım masası kurmuşlar. İmalathanelerinden bir kare göstermek istedim. Oldukça hijyenik ve butik çalışan bir yer.

Taze Malatya peyniri favorim oldu gerçekten. Gelirken 1 kg aldım. Kilosu 16 TL diye hatırlıyorum. Sabahları omletlerde çok lezzetli oluyordu. Yine koyun sütüyle yapılıyor. Ama belki inek-koyun karışıktır. Ben çok beğendiğim için kargoyla yollayıp yollamadıklarını sordum. Yolluyorlarmış, çok sevindim. Çünkü tüm süt ürünlerini çok beğendim. Bir de dükkanın sahibinin eşi Hataylıydı. İnanılmaz güzel bir çörek hazırlamış bize. 🙂 Mardin çöreğine benzettim ben aroma olarak.

T

Bu gördüğünüz ise acı ayran… Gerçekten benim için çok efsaneydi! Çünkü acıyı çok severim. Acı ve ekşi bir araya gelince çok güzel bir tat oluşmuş. Malatya’da herkesin severek tükettiği bir ayran çeşidi. Evde gayet kolay yapılabiliyormuş. Aslında bir gün deneyip tarif versem iyi olur sanırım. Pirpirim, acı cin biber ve yayık ayranını karıştırıp 2 gün dışarıda serin bir yerde bekleterek yapılıyormuş.

Sipariş vermek ya da incelemek isteyenler için:

http://www.malatyasutdiyari.com.tr/

Tabi peynirleri alıverdik, sonra herkes dükkanda koyu sohbete dalmışken rahat duramadım. Yanda büyükçe bir fırın görmüştüm. Oraya dalıverdim. Hayatımda gördüğüm en tatlı, en neşeli kadınlardan biriyle tanıştım burada 🙂

Tataam! Yine fırın başında dünya tatlısı bir kadın 🙂 İzlemek çok keyifli. Burası öteki fırınlara göre epey büyük bir yer. Çok çeşitli ürün yapıyorlar. Gözleme, farklı pide çeşitleri… Arkada mutfakta hamuru hazırlayan 2 kadın daha vardı. Burada kadınlar gıda alanında gayet aktif çalışıyor, yani İstanbul’da mutfakta çalışmak kadınlar için zordur safsatalarını burada görmedik 🙂 Oradayken bir patatesli gözleme içi hazırlamışlardı ki of… Tek başına yemek niyetine yenir…

Böyle bir harçla gözlemeyi İstanbul’da yapsalar, vallahi 1 çuval patates parası alırlar :))

Sohbet sırasında ufak bir çocuk elinde bir paketle geldi. Oradaki esnaflardan biri öğlen yemeğini pişirttirmek için yollamış. Bu tatlı ablamız da gayet sıcak bir şekilde aldı, karıştırdı ve fırına attı. Yemek gayet basit satır köfte 🙂 Ama kokusu burnunuza geliyor dimi?

Burada da yine bir çok şey kepekli ve çavdar undan hazırlanıyor. Hatta o lavaşlardan alıp yanımda getirdim. Buzluktan çıkarıp çıkarıp yiyorum. Çünkü İstanbul’da katkı maddesiz bir kepekli lavaş bulamıyoruz marketlerde.

Neşesi yüzüne yansımış bu kadının diyorum, sahiden abartmıyorum. Böyle güleç, böyle enerji dolu birini kolay kolay göremezsiniz 🙂

 

Bunlar da yaptıkları gözlemeler… Otlu, patatesli, peynirli…

EE, taş fırının nimetleri… O sebzeler bi güzel pişecek 🙂

Enerji ve motivasyonu depolayıp artık Malatya çarşısına geçiyoruz. Bu çarşıda neredeyse hiç kadın görmedim diyebilirim. Bakırcılar, kebapçılar, kelleciler… Keyifli bir yer. Ama abartmıyorum, gerçekten hiç kadın görmedim. Hatta çarşıya biz öyle rahatça girip fotoğraflar çekmeye başlayınca biraz garip bakışlara maruz da kaldık 🙂

Bir sürü kebapçı var ama bizim gideceğimiz yer belli. Vedat Milör’ün Türkiye’nin en iyi kebapçıları arasında gösterdiği yere gidiyoruz. Öz Güngör Kebap…

Şimdi gelelim bu kebabı bu kadar özel yapan unsurlara… Öncelikle söyleyelim, bu dana etinden değil. Koyun etinden bir kebap. Hiç yemem demeyin. İnanın zerre kokmuyor ve rahatsız etmiyor. Her şeyi yerinde yemek gerek kavramını daha iyi anlıyorum. Çünkü normal şartlarda ben de keçi-koyun ürünlerine mesafeliyim. Ama Anadolu’da öyle değil. Sahiden o rahatsız edici ağır koku olmadan, gerçek aromanın tadına varabiliyorsunuz. Bu kebap sadece zırhlanarak hazırlanıyor. Şişek eti (genç koyun) etinden hazırlanıyor. Yanında gelen köz sebzeler, pide ve ayranla beraber afiyetle yiyoruz. Esnaf bize hayretler içinde bakıyor 🙂

Bu sırada köşedeki dükkanda birilerinin bir şeyler yediğini görüp müsaade isteyerek çekiyorum. Gördüğünüz gibi, pide yemek burada ciddi bir alışkanlık. Her yerde bolca fırın görmemizin sebebi de bu.

Bahsettiğim gibi, bolca bakırcı ve kelleci var bu çarşıda… Hediyelik almak isteyenler, fotoğraf çekmek isteyenler mutlaka uğramalı…

Kelleciyle alakalı kısma gelmeden önce bu kısmın hafif mide zorlayıcı olduğunu itiraf etmeliyim 🙂 Onun için şimdiden özür diliyorum. Alışılagelmiş hijyen koşullarını beklemeyin. Gerçi kelle konusunda alışılagelmiş koşullar nelerdir bilmiyorum! Çünkü ilk kez böyle bir aşamaya şahit oluyorum.

O halde gördüğüm kadarını sizlere anlatayım. Kelleler öncelikle bir demire geçirip ateşte üzerindeki tüm derisi ve tüyleri yanana kadar yakılıyor.

Bu işlem esnasında ara ara ateşten alınıp derinin üzerindeki parçalar kazınıyor.

 

Aslında oldukça zahmetli bir iş. Paçalar da aynı şekilde hazırlanıyor. Tabi burada hijyen koşullarını sorgulamak bana düşmez. Malatya halkının kültürüne ve alışkanlıklarına yerleşmiş bir şey. Orada herkes aynı şekilde yapıyor bunu ve gelip biri de isyan etmediğine göre kimse için bir problem yok 🙂

Gördüğünüz hale gelene kadar kelleler bu işlem devam ediyor. Bir kelleyi bu hale getirmek sanırım minimum 20-25 dakika sürüyor. 

Burada çarşıyı gezmeye devam ediyoruz. Kuruyemiş ve kuru meyve görüntüleri iştahı zorlayacak cinsten. Almadan önce mutlaka taze mahsul olup olmadığını sorgulayın. Fiyatlar İstanbul’a göre çok daha makul.

Çarşıda yer alan bir sonraki lezzet noktamız ise Meşhur Diyarbakır Kadayıfları… Kayısıyla yaptıkları Dilber Dudağı tatlısını beğendim. Hem yaratıcı olmuş hem de lezzetliydi. Şerbeti yakmayan türden, hafif olmuştu. Kakaolu baklava saçmalığıyla kıyaslayınca çok daha başarılı buldum:)

Malatya’nın önemli lezzet noktalarından bir diğeri ise tarihi Hacı Baba Lokantası… Burada Malatya’nın en özel et yemeklerini tadabilirsiniz. Fiyatlar normal… Yemekler de çok lezzetli. Hatta patlıcan tava ve kuzu incik baya baya baya iyiydi… Tatları hala damağımda…

Burası ortalama bir esnaf lokantası görünümünde. Yemekler gereksiz modernleşme, turiste pazarlama kaygısıyla saçma sapan hale gelir ya, burada gelmemiş. Olduğu gibi basit, yalın. 

Böyle tarihi lokantaların azıcık ünlendikten sonra saçma sapan dekorasyon ve her şeyi fajita havalarında servis etme çabası beni çıldırtır. Burada o yoktu. O sebeple üzerinde durmak istedim.

Birkaç şeyi bir arada tatmak isterseniz böyle karışık bir şey söyleme imkanınız var.

Burası da Vedat Milör’dan tam puan almış bir işletme. Genel olarak Malatya’nın özel fırın yemeklerini yapan bir işletme…

Kuzu incik

Gerçek anlamda benim favorim olan patlıcan tava… Oraya giderseniz bunu ve kuzu inciği mutlaka tadın!

Son olarak bizler için hazırlanan akşam yemeğine geçiyoruz… (Sanki hiç bir şey yememişiz gibi… 🙂 )

Burada ise Malatya’da evlerde pişen lokal tatları görebilirsiniz.

Mercimek köftesi, yeşil mercimek konulduğunu ilk kez gördüm. Çok mantıklı, böyle daha besleyici olur 🙂

Cacıklı köfte ( Yarmayla hazırlanan köfte haşlanır ve pirpirim haşlanır, azcık salatalık doğranıp yoğurtlu bir şekilde servis edilir )

İşte inovasyon 🙂

Soldaki kurabiyeler kayısı çekirdeğiyle yapılıyor… Malatya’daki büyük pastanelerde bulabilirsiniz. Kavala’ya rakip olur. Gerçekten çok lezzetli bir kurabiyeydi.

Yediklerim arasında en yaratıcı gelen tarif. Bulgur kurabiyesi gibi bir şey 🙂 fırında değil sacda pişiriliyor.

Akçadağ kömbesi…  Kavurmalı ve tereyağlı…

A

Kınalı Ekmek. Kepekli un, tane kişniş, tuz, ekşi maya, tereyağı ile hazırlanıyor.

Daha sonra Süt, tereyağı, haşhaş, küncü, çörektu, ince dövülmüş cevizle bir sos hazırlanıp açılan bu hamurun sadece bir tarafına sürülüyor. Soslu kısmı direk ateşte, öteki kısmı ise sacda pişiriliyor.

Efendim son olarak ise artık gün kurusu kayısılı ve kayısı çekirdekli pirinç pilavı…

Buraya kadar bu yazıyı sabırla okuyan herkesin korneasına sağlık 🙂

Elimden geldiğince gördüklerimi anlatmaya çalıştım. Umarım sizde şu pılıyı pırtıyı toplayıp gidip gezeyim heyecanı yaratmıştır bu yemekler! Ben tembellik edip 2 ay sonraya bıraktığım için pişman oldum. Elimde bu kadar çok malzeme olduğunu unutmuşum. Umarım bayram rotanıza, dede-nine ziyaretinize ekleyip bir yerlerde löp löp kebap falan yerken beni anarsınız. Sevgilerimle 🙂

TEŞEKKÜRLER

MALATYA VE ARAPGİR BELEDİYELERİNE, MALATYA VALİLİĞİNE, BİZİ HER YERDE GÜZELCE AĞIRLAYIP ELİMİZİ KOLUMU YİYECEK BİR ŞEYLERLE DOLDURAN TÜM GÜZEL İNSANLARA, SONSUZ TEŞEKKÜRLER 🙂

Selenay Kübra KOÇER