Günübirlik dolu dolu seyahat 2: Otantik dokusuyla lezzet şehri Amasya!

Günübirlik dolu dolu seyahat 2: Otantik dokusuyla lezzet şehri Amasya!

Amasya şehzadeler şehri yeşilırmağın kenarında saklı hazine..

Selçuklu,  İlhanlı, Beylikler  ve Osmanlı ya ev sahipliyi yapmış muhteşem şehir.

Aşıkların Ferhat ile Şirin gibi olalım diyerek özendiği Ferhat ve Şirinin hikayesinin yazıldığı o yer.

Şehirler arası otobüslerle gidilebileceği gibi merzifona uçak ile de gelebilirsiniz.

Sabah kahvaltınızı yaptıktan sonra şehir tarihinin öğrenilebileceği müzeleri gezmenizi tavsiye ederiz Şehzadeler müzesi bunun en güzel örneği.

Amasya halkının yaşamını öğrenmek isterseniz de hazeranlar konağını ziyaret edebilirsiniz.

Bu şehrin en güzel özelliği müze vb yerlerin hemen hemen aynı yerde olması. Aralarında yürüme mesafesi var ve bu sayede sokaklarını daha net gezebiliyorsunuz.

Hazeranlar konağı ismi, sahibi Hazeran hanım’dan geliyor. hemen karşısında ise Kral kaya mezarları bulunuyor.

Kral kaya mezarları bölgesinde olan yoğunluktan dolayı biz malesef çıkamadık. Sonrasında Amasya minyatür müzesine girdik. Bütün şehri bu şekilde detaylı bir biçimde görebiliyorsunuz.

II. Beyazıd Külliyesi de hemen minyatür müzesinin karşısında ama orası da restore edildiği için oraya da giremedik ama siz mutlaka uğramayı ihmal etmeyin.

Derseniz ki ben böyle değil gerçekten Amasya yı detaylı görmek istiyorum işte o zaman Amasya Kalesine çıkmadan dönmeyin derim.

Sonrasında da Ferhat ile Şirin Müzesine gidip aşıkların hikayelerini okuyup büyülenebilirsiniz.

Her şeye rağmen benim bir şehir de en sevdiğim nokta o şehrin mutfağı. Bunun içinde Amasya Sofrasına gitmenizi tavsiye ederim.

Toyga Çorbası ise yarma, nohut ve yoğurt ile hazırlanıyor.

İç baklalı dolma lezzetini anlatacak bir cümle bulamıyorum. İç bakla ve yarma ile hazırlanan iç harcın asma yaprağına sarılıp tabanında kemikli et olan tencerede pişirilmesiyle hazırlanıyor. Desem yeterli olur mu bilmem..

Amasya ‘nın keşkeğini diğer yörelerden ayıran özelliği ise içine nohut atılıp hafif dövülmesi.

Şehir için son tavsiye yerli üreticilerden boş bol alışveriş yapmanız. Hem sizin yüzünüz hemde Ülkemizin yüzü gülsün! 🙂

Adres

Amasya Şehzadeler Müzesi: Hatuniye Mahallesi, Hazeranlar Sk. No:1, 05100 Amasya Merkez/Amasya

Amasya Saat Kulesi: Hatuniye Mahallesi, H. Teyfik Hafız Sk. No:1, 05100 Amasya Merkez/Amasya

Hazeranlar Konağı: Hatuniye Mahallesi, Hazeranlar Sk. No:19, 05100 Amasya Merkez/Amasya

Kral Kaya:  05000 Yuvacık Köyü/Amasya Merkez/Amasya

Amasya Minyatür: Hacı İlyas Mahallesi, Sultan II. Bayezit Cami No:47, 05100 Amasya Merkez/Amasya

II. Beyazıd Külliyesi: Hacı İlyas Mahallesi, Sultan II. Bayezit Cami No:47, 05100 Amasya Merkez/Amasya

Amasya Kalesi: Yuvacık Köyü/Amasya Merkez/Amasya

Ferhat ile Şirin Müzesi: Helvacı Mahallesi, 05100 Amasya Merkez/Amasya

BETÜL EDEPLİ

Reklamlar
Genel, Melankolinin ve huzurun başkenti: Belgrad, Sırbistan

Melankolinin ve huzurun başkenti: Belgrad, Sırbistan

Belgrad… Son dönemlerin en popüler tatil rotalarından. Peki neden?

1.si elbette ucuz olmasından. Orada kaldığımız fiyatta ya da dışarıda yediğimiz içtiğimiz yemeklere ödediğimiz parayla Avrupa’da aç kalırız. Ucuz çünkü Sırp Dinar’ı TL karşısında düşük değere sahip.

2.si cıvıl cıvıl bir ülke olmasından. Türklerin en sevdiği şekilde yiyip içebilecekleri, sıcacık bir memleket. Kızları güzel, oğlanları güzel. Çoğunluk iyi ingilizce konuşuyor. Dil konusunda problem yaşayabileceğini düşünenler dahi rahatlıkla gezebilir.

3.sü kesinlikle güvenli. Tek başıma gittiğim Sırbistan’da güvenliğimi tehdit edecek hiç bir durum yaşamadım. Hiç rahatsız edilmedim. Çok geç saatlerde sokaklarda yürüdüm. Tek başıma dışarıda yedim-içtim. İçiniz çoook çooook rahat olsun.

4.sü gece hayatı güzel, sokaklarda hayat öyle hemen bitmiyor. Elektronik müzik seviyorlar genel olarak, çok güzel mekanlar var. Sokaklar özenli, mimarinin insanı büyüleyen bir melankolisi var. Tüm bu melankoliye zıt olarak insanlar çok mutlu gibi. Çoğunluk gülümsüyor. İnsanlar yardımsever, sıcakkanlı. Üstelik buraya ayırdığınız bütçeyle belki Avrupa’da ancak ortalama bir otel parasını ödeyebilirsiniz.

Ama yola çıkmadan önce kendinize şu soruyu sorun. Ben bu tatilden ne bekliyorum? Bu soru çok önemli! Çünkü Sırbistan çok zengin bir ülke olmadığından sizin ağzınızı öyleee açık bırakacak müzeler gezemiyorsunuz. Ama size müzeden çok daha fazlasını verebileceğini garanti edebilirim. Çünkü şehir yaşayan bir tarih. Sırpların yaptığı katliamlar, bombalanan binalar, şehir merkezinin koyu renk ağırlıklı mimarisi…

Yola çıkarken aklımda tek bir şey vardı… Kendimle kalmak, yalnız kalmak, uzun uzun yürümek, sahiden kaybolmak, kendimle konuşmak ve anlamlandıramadığım şeylerin cevabını bulmak… Sırbistan’ın sakin ve huzurlu atmosferi bana istediklerimi fazlasıyla verdi. Günde 30-35 km arası yürüdüm hep. Toplam 6 gün, 5 gece kaldım. Tam kıvamındaydı. Şehrin bir çok yerini gördüm. Belgrad, Novi sad, Zemun… Hepsi çok başka ruha sahipti…

Tüm bu mental arayışların yanında çok güzel sokaklardan parklardan geçtim. Çok güzel yemekler içkiler içtim… İnanılmaz huzurluydu… Evet, sorunun cevabı burada işte. Eğer siz de aynı amaçla seyahat ediyorsanız, Belgrad sizin için mükemmel olacak!

Herkes kendine bu soruyu sorduysa, esas detaylara geçebiliriz! Çünkü anlatacak çoooook şey var!

En başa gelelim. Sırbistan vizesiz bir ülke. Hoooop. 3-5 kuruş kardayız! Biletleri 1 sene önceden falan alırsanız inanılmaz ucuz. Hafta içine alırsanız da öyle. Otel fiyatlarına booking’den bakabilirsiniz. Ben Hotel Slavija’da kaldım. Merkezde sayılır. Saint Sava’ya 200-300 m, Knez Mihailova Caddesi’ne ortalama 1 km falan uzaklıkta. Ben komple yürüdüm. Hiç zorluk çekmedim. Hotel Moskova’dan dümdüz devam edince zaten karşınıza çıkıyor Slavija. Burası ucuz ve çok eski bir hotel. Vasat diyebiliriz. Benim pek umrumda olmadı. Zaten yatmadan yatmaya gittim. 5 gece için tek kişilik odaya 270 TL ödedim. Baya ucuz bir döneme denk geldi ama ortalama fiyatlar böyle. Dilerseniz airbnb’den ev tutabilirsiniz, ya da merkezdeki hostellarda kalabilirsiniz. Tercih sizin.

1.5-2 saate yakın sürüyor uçuş. Bizden 1 saat gerideler. Giderken paranızı euro-dolara çevirip hava limanında hemen dinara çevirebilirsiniz. Ya da daha karlı olan bir yöntem söyleyeyim. Parayı hesabınızda tutun. Hesap kartını yurt dışı işlemlere açtırın. Ardından hava limanına iner inmez herhangi bir atm’den direk dinar çekin. Sadece komisyon ödemiş olacaksınız. Bu şekilde TL-Euro / Euro-Dinar çevirmeleri esnasındaki komisyonlardan da kurtulacaksınız.

Hava limanından çok rahat geçiyorsunuz. Bazıları ufak polis kontrollerine falan takılmışlar ama ben geçerken kimseyi sallamadılar. Çok rahat geçiverdim. Pasaport kontrolünden çıktıktan sonra merdivenlerden iner inmez hat satan bir stand göreceksiniz. Buradan kesinlikle bir hat almanızı öneririm. Biraz tuzlu oluyor ama internet işinizi kolaylaştıracak. Ben 1 haftalık-10 gb paketini 29 Euro’ya aldım. Cıvkını çıkarana  kadar kullandım diyebilirim 🙂

Daha kısa süreli ve ucuz paketler de var. Görevli kızcağız hemen yardımcı oluyor, hattı takıyor ve 1 dakika içinde hattınız açılıyor. İnternet hızlı, telefon uygulamalarında hiç sorun olmuyor. Whatsapp problemsiz otomatik eski numaranızla çalışıyor. Hat aldığınız standın 2 yanında şehir haritaları veren bir turizm şeysi var. Oradan da haritanızı alın mutlaka. Şehirdeki tarihi turistik yerleri, otelleri falan komple gösteriyor. Çok kullanışlı bir harita. Şehir merkezine gidecek otobüs ve otobüsün saatleri konusunda da buradan bilgi alabilirsiniz. Buradan çıkar çıkmaz bir üst kata yürüyen merdivenler çıkıyor, oradan yukarı çıkıp otobüse bineceğiniz yeri görebilirsiniz. Zaten durakta kaç nolu otobüse bineceğiniz yazıyor. Ortalama 15-20 dakika bekleyip 200-300 dinar arası bir paraya gidebilirsiniz. Burada mutlaka bilet alın. Ama şehir içinde bilet almadan para ödemeden yolculuk yapabilirsiniz. Sadece hava limanı otobüslerinde bilet kontrolleri yapılıyor. Tüm Sırbistan halkı ve turistler de dahil yol parası vermiyor. Ama illa ben kurallara uyucam abi derseniz uygun fiyata bizdeki 3-5 biletler gibi günlük olarak ücretlendirilen kartlardan alabilirsiniz. Bizim akbilciler gibi her köşede var birer tane 🙂

Artık merkeze geldik varsayıyorum 🙂 İlk fikrim, çok mütevazi bir şehir oluşuydu. Öyle büyük gösterişli yapılar yok. Kendi yağında kavrulduğunu çok rahat anlayabiliyorsunuz. Ama inanılmaz huzurlu bir çekimi var.

Ben otele çantamı atar atmaz açlıktan ölmek üzre olduğum için yemek arayışına geçtim. Önceden gitmeyi planladığım mekanlardan birinde karar kıldım. İnanılmaz doğru bir tercihte bulunmuşum:) Otelimden yukarı tarafta olan LORENZO & KAKALAMBA’ya gittim. İnanılmaz keyifli! İnanılmaz lezzetliydi:)

Her ne zıkkımsa adı bu arkadaş yerel biralardan biri. Ben sevdim. Zaten şunu anladım ki genel olarak bizim biralardan hep daha hafif biraları var. Sırbistan genelinde eğer uyarmazsanız hep 33lük bira geliyor, bilginiz olsun. Bu mekan gerek tasarımı, gerek lezzetiyle çok hoşuma gitti. Tabi adımımı atar atmaz bir cevapi yemek istedim.

Cevapi bir çeşit köfte. Oldukça lezzetli. Yanında patates, ve hafif kavrulmuş kuru soğanın üzerine kıyılmış yeşil soğanla geldi.  Porsiyonlar büyük ve çok doyurucuydu.

Bu da mekanın tatlı menüsü:) Eğer tatlı isterseniz aha böyle geliyor! Özgün bir mekan, bence mutlaka uğrayıp güzel yemeklerini tatmalısınız. Ben oraya gittiğimde o kadar açtım ki içeriyi detaylı çekemedim. İnternette bir çok görseli mevcut 🙂

Buradan çıkıp uzun uzun yürüdüm. Şehrin bir ön gözlemini yaptım:)

İlk durağım Skadarlija’ydı. Şehir merkezinden yürüyerek ulaşabilirsiniz. Şehrin bohem mekanı olarak anlatılıyor 🙂 Keyifli, neşeli, renkli bir yer. Bir sürü restoran cafe mevcut.

Çalgılı çengili bir akşam yemeği için gelebilirsiniz. Ben skadarlija’da yemek yemedim, oturmadım da. Sadece şöyle bir geçtim. Merak ettiğim birçok yer vardı çünkü. Kalabalık bir grupsanız çalgılı çengili yemek mekanlarında keyifli bir akşam geçirebilirsiniz.

KALEMEGDAN

İstanbul’daki surların çok daha büyüğünü hatırlattı bana. Burada akşam biranızı içebilirsiniz. Uzun uzun yürüyüşler yapıp içindeki müzeleri ve sanat galerisini gezebilirsiniz. Banklarda şöyle bir soluklanıp gırtlağınıza kadar yeşile doyabilirsiniz. Çünkü İstanbul’da buna açız. Yaşlıların çok sevdiği bir yer burası anladığım kadarıyla. Burada oturup satranç oynuyorlar, yürüyüş yapıp eş dostlarıyla sohbet ediyorlar. Biz burada gece vakti 2 kadın yürüdük, hiç rahatsız olmadık, güvenlik sorunu yaşamadık. Keyifle gezebilirsiniz. Bu alanda dinazorlar, hayvanat bahçesi, birkaç kilise, sanat galerisi, askeri müze ve işkence aletleri müzesi var.

Ben sanat galerisini, işkence aletleri müzesini ve kiliseleri gezdim. Hayvanat bahçesini es geçtim.

  

Kalemegdan’da yer alan sanat galerisi…

Kalemegdan’ın içerisinde farklı müzelerin olduğundan söz etmiştim… Aşağıda gördüğünüz fotoğraflar ise işkence aletleri müzesinden… Müzenin giriş ücreti gayet uygun. Enteresan şeyler var. Girip bakmanızı öneririm.

 ,

Kalemegdan’ın gecesi… Ay ışığının altında oturmak oldukça keyifli ve huzurlu…

Şehrin gecesi çok güzel… Mutlaka bir gece yarısı çıkıp uzun uzun yürüyün. Kent meydanındaki binaların tarih kokusunu, sessizliği, bir başınalığı hissedin.

 ,

ZEMUN

Burası Sırbistan’ın Gökçeadası gibi… Çok küçük, çok sakin… Yokuş aşağı giden yollar nehre çıkıyor… Pazarları renkli, sokakları dar ve insanları oldukça mutlu… Pazarı gezerken bizim ev yemeklerine benzeyen yemekler satan küçük dükkanlar gördüm. Baya ezogeline benzeyen bir çorba falan da vardı… Burada nehir kenarında birçok balık lokantası var. Ben gittiğimde oralar genellikle kapalıydı. Nehir kenarından yürüyüp içeri doğru çıktım.

Ara sokaklarda çok güzel antikacılar var.

Yemeği sahilden yukarı doğru çıkarken Campo de fiori adlı bir İtalyan lokantasında yedim. Çok sıcak, küçük bir yerdi. Pizza gerçekten inanılmazdı! Türkiye’de böyle pizza yapan yer 3-5 tanedir. Hamuru yok denilecek kadar ince, kenarları çıtır.

Zemun’un ortasındaki pazar çok renkliydi. Yukarıda bahsettiğim gibi ev yemekleri yapan küçük dükkanlar, fırınlar ve meyve sebze stantları vardı… Ve tabi ki çiçekçiler… 🙂

LOVAC

Burası oldukça şık bir restoran. Yemekler güzel. Benim kaldığım otele de oldukça yakındı. Saint Sava tarafında kalıyor. Ben buraya halihazırda geyik eti yeme niyetiyle geldim. Benim tercihim “DEER SALTINBOKA” oldu. İlk kez geyik eti yedim, birazcık sertti fakat lezzetliydi. Arkadaşlarımın söylediği kadarıyla “Deer Fillet On Chestnut Purse” daha lezzetliymiş. Gidenlerin aklında bulunsun. Lezzet avcıları, buraya da mutlaka uğramalısınız 🙂

NEKAPA PEKARA

Tanıştığım Sırp’lardan da duyduğum kadarıyla şehrin yerlileri tarafından en sevilen pekara burası. İki üç şubesi var. Bu gördüğünüz şube benim otelimin alt sokağında. Tren istasyonunun karşısındaki uzun caddeyi takip ederseniz direkt önüne çıkarsınız. Ben buradan şu asılı pretzel tarzı simitlerden ve bir porsiyon etli börek yedim. İkisi de çoook çoook lezzetliydi. Fakat söylemeliyim, genel olarak birçok şey yağlı geliyor. İçecek olarak ayran olarak tükettikleri fakat çırpılmış yoğurt kıvamındaki şeyi alıp midenizi rahatlatabilirsiniz. 🙂

Sırbistan’da en sevdiğim şeylerden biri de şu organikçi falan kılıklı dükkanları gezmek. Çok fazlalar ve gerçekten ürün çeşitliliği beni benden aldı. Envai çeşit barlar, gofretler, krakerler, farklı ürünler… Çoook sevdim! Keşke burada yaşasam da hep bunlardan yesem diye midemi dilimi damağımı orada bıraktım 😛 özellikle farklı çeşit krakerler aldığım bir dükkan vardı ki… Onları o kadar bayılarak yedim ki anlatamam! Bulursanız mutlaka alın. Kabak çekirdekli bir çeşidiydi…

Kaldığımız yerden devam… Şehirdeki pastaneler bana çocukluğumdaki mahalle pastanelerini hatırlattı. 🙂

Basit, sade ve lezzetli pastalar… Sonra gözüme birini kestirdim. Krempita yedim. Krempita’yı önceden de bilirdim fakat Sırpların yöresel bir tatlısı olduğunu bilmiyordum. Lezzetli ve hafifti.

Üst katında süngerimsi bir kek, altında da cheesecake kreması gibi bir krema katı var. En altta ise yine incecik bir kek tabakası… Bu tatlının yanında double türk kahvesi içtim. Aklınızda bulunsun menüde domestic coffee ya da house coffee gibi bir şeyler yazıyorsa karşınıza türk kahvesi geliyor 🙂 genelde de double olarak…

Red Bread

Artık hamur yemekten usanmış bünyem kahvaltıda omlet yemeyi özledi… O sebeple arayışım sonucunda burayı buldum. Bacon ve peynirli omlet yedim. Gayet lezzetliydi. Mekan meydanın aşağı tarafında kalan bölgede…

Omletin yanında süzme yoğurt gibi bir şeyle beraber kızarmış ekmek geliyor… Oldukça doyurucu… Pancake tost gibi alternatifler de var…

 

San Marina

Tesadüfen bulduğum bu dükkanı çooook sevdim! Hediye etmek için çoook güzel ve lezzetliler. Yalnız çikolataların çoğu likörlü. Aklınızda bulunsun 🙂 Gerçekten çok lezzetliler.

Farklı şekillerde, farklı silüetlerde çok çeşitli çikolatalar var. Fiyatı çok ucuz değil… Sanırım 1000 küsür dinar gibi bir paraya yarım kg karışık çikolata aldım… Kutuyla alırsanız kutu ücretini ayrı ödüyorsunuz. İsterseniz küçük poşetlerle de alabilirsiniz. Burası bana fazla diyenler için ucuz fakat yine lezzetli bir çikolatacı önereceğim bir de. Önereceğim yerle alakalı  Sırp arkadaşımın anlattığı kadarıyla şunu öğrendim; burası genelde yerlilerin çok sevdiği bir yermiş. Hem ucuz, hem de çok çeşitli ürün bulunmakta. Sırplar genel olarak tatlı, çikolata, hamur içeren her şeyi çoook seviyorlar. Buraya ne zaman girsem doluydu. Şehrin farklı yerlerinde birçok şubesi var. Şubelerinden biri de Knez Mihajlova Caddesi’ndeydi. Ben pirinç patlaklı çeşidini aldım. Yine hediye almak isterseniz kutu ve özel poşetle paketlettirebilirsiniz. Onların da fiyatları oldukça uygun.

Burrito Madre

İçki sonrası kıyılan mideler için muhteşem bir öneri! Şehirde pizzacılar, patlamış mısırcılar ve kızarmış patatesçilere alternatif olarak en sevdiğim fast-food yiyecek oldu! Alttaki vejeteryan seçenek. Pirinç, fasulye, sebze, yoğurt sos, farklı meksika sosları falan derken kocaman bir dürüm oluyor. Yanında bir bira! Misss 🙂

Bense tabi ki etli yedim:)

Sapore

Yine Knez Mihajlova üzerinden bir ara sokakta olan bu dondurmacıyı çok sevdim. İstanbul’da sevdiğim bir dondurmacı var, tadı ona yakındı 🙂 Farklı tatlılar da mevcut. Oturup bir kahve molası verebilir ya da dondurmayı alıp Kalemegdan’a doğru yürüyebilirsiniz!

Opera 

Çoook yağmurlu bir günde, dışarıdan bakınca loş sarı ışıkları çoook sıcak geldi. Aha! Tam sığınacak yer burası dedim ve daldım içeri 🙂 Yemek ortalamaydı, fiyatlar uygundu. Sırplara özgü bir tavuk yemeği yedim. Yanında da patates püresi. Favori biram Jelen ile beraber!

ÇOOK üzgünüm ki buranın adını bir türlü hatırlayamıyorum ve not almamışım! Fakat yediğim bu köfte gerçekten çoook güzeldi. Köftenin içinde küçük bacon parçaları ve sebzeler de vardı. İnanılmaz yumuşak ve suluydu. Burası da yine Meydanın alt kısmında kalan bölgede bir mekandı. Fotoğrafta gördüğünüz tuborg gerçekten çoook lezzetli. Fakat Türkiye’de satılmıyormuş. (üzdü)

Kalan müzeler, sokaklar, görüntüler…

Nikola Tesla Müzesi

Küçük fakat keyifli bir yer. Özellikle rehber eşliğinde gezerseniz tadı çıkar. Öteki türlü makinelere fransız gibi bakarsınız ancak. Fakat rehber anlatımı ve makinelerin çalıştırılmasıyla keyifli bir gezi oluyor 🙂 Bu müze de Saint Sava tarafında…

Yugoslav Tarihi Müzesi

Bu müze’de bölge tarihi, balkan politikaları, Tito’nun ve karısının özel eşyaları ve hayatına dair birçok şey bulabilirsiniz. Aynı zamanda Tito’nun mezarı da burada… Biraz Anıtkabir gibi düşünebilirsiniz. Görülmeye değer olduğunu düşünüyorum. Bence şehirdeki en iyi müze… Merkeze biraz uzak fakat ben yürüyerek gittim. Sanırım benim otelden 3-4 km uzaklıktaydı. Müzenin yanındaki Hide park ve onun da yanında yer alan Hide restoran çoook güzeldi! Özellikle dekorasyonuna bayıldım. Şömine başında oturup 1 kadeh şarap içmek, yemek yemek inanılmaz huzurluydu…

Princess Ljubica’s Residence

Prenses Ljubica’nın Konağı (Sırp-Hırvatça: Конак књегиње Љубице) Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da bulunan konak. 1829 ile 1831 yılları arasında önde gelen Sırp mimarlığının önde gelen isimlerinden Hadži-Nikola Živković tarafından inşa edilen konak Sırp Kralı Miloš Obrenović tarafından karısı Ljubica’ya hediye edilmiş… Ben ücret ödemeden girdim, daha doğrusu ödeniyor mu anlamadım bile… O yüzden ziyaret etmek isterseniz siz dikkatli olun:)  Bu konağın olduğu bölgede güzel kiliseler de var. Onları da görmenizi öneririm. Şehrin nehre yakın tarafında kalıyor. 

NOVİSAD

Novisad o kadar huzurlu ve güzeldi ki… Belgrad’tan Nivosad’a gidince kendimi İstanbul’dan Çanakkale’ye gitmiş gibi hissettim… Kalede dolaşmak, yeşillerin arasında kaybolmak, nehre bakıp bir şeyler içmek çok huzurluydu…

 

Uzun uzun yazdım fakat gerçekten benim için kolay anlatılamayacak bir deneyimdi. Yazının başında dediğim gibi bu ülkeye hangi amaçla gittiğinize göre memnuniyetiniz değişecektir. Benim için her şey çok güzeldi… Umarım yazı sizin için faydalı olur. Daha fazla fotoğrafı instagram üzerinden de paylaşacağım.

Sevgiler

Selenay Kübra Koçer

https://www.instagram.com/foodontheroot/

 

Bir klasik olarak; Karaköy Güllüoğlu

Bir klasik olarak; Karaköy Güllüoğlu

O güne kadar meğer ben baklava yememişim!

Kaç sene önceydi bilmiyorum.

Hala aynı lezzet, kalite daima ileri.

Baklava ve İstanbul kelimeleri yan yana gelince akla ilk gelen isim tabi ki Karaköy Güllüoğlu..

Geçenlerde baklava uğruna denizler, deryalar ve bir tanecik köprü aşıp karaköye vardık.

Önce oturacak yer bulup sonra siparişimizi verdik. Damak zevki öyle güzel düşünülen bir yer ki çay bile ona göre demleniyormuş gibi geliyor insana.

Fazla gelirse şerbet, çay silip süpürsün diye şekersiz içmeniz benden tavsiye.

Gerçi çaya hakkını verelim derseniz hayatınızdan çaya şeker atma konusunu çıkarın derim o ayrı bir konu.

Bir tadım tabağı ( karışık baklava ) bir de kadayıf aldık. Amaç tatlı yemek ne olursa olsun diyemedik. E haliyle karar da veremeyince sonuç ortaya karışık oldu.

Hani..

Nasıl derler?

Little little into the middle gibi bir şey..

Cem Yılmaz böyle konular için söylemişti değil mi bunu?

Sonra demeyin yanlış yerden dem vurdun diye..

Karışık hakkını veren bir tabak, adeta bütün dükkanın mantığını 20 liraya anlayabiliyorsunuz.

Bu kadar tatlının üzerine en son şöbiyet yendiğinde tek başına olan hazzı vermiyor, bu yüzden şöbiyeti ayrı bir vakit ayranla yemeği tercih ederim. ( Sakın gülmeyin! Ağzının tadını bilen herkes baklavayı ayranla yemesi gerektiğini bilmeli… Yada ben kendimi öyle kandırıyorum. Ama kabul edelim çok güzel oluyor. )

Bütün tabağın lezzetini size nasıl anlatayım bilmiyorum.

Ama söyleyebileceğim tek şey var. Kuru baklava ve sultaniyi bana verin gerisi sizin olsun. Birde fıstıklı dürümü verin, 2 bardakta çay alayım. Sonra değmeyin keyfime.

Kuru baklavanın nasıl yapıldığını görevli olan arkadaşların birine sorduğumuz da özel bir şerbet ve vakum sistemiyle hazırlıyoruz dedi. Vakum sistemini sormak istedim ama başka bir misafir gelip arkadaşı yanına çağırınca bende yemeye devam ettim.

Sultani tatlısında fark altı tel kadayıf üstü iri fıstık ve muhteşem dengeli bir şerbetle baklavamsı kadayıf olması. İnsan yedikçe yemek istiyor. Yalan yok..

Cevizli burma ve cevizli baklava da şahsına munhasır güzellikte iki tatlı, şerbetlerine söyleyecek ne lafım ne anlatacak kelime hazinem var. Çoook iyi olduğunu söyleyeyim ama yine de.

Fıstıklı dürüm yedikten sonra içinizden yalnız benim için bak yeşil yeşil parçasını geçiriyorsunuz, o kadar güzel..

Kadayıf kendi haliyle muhteşem bu tabağı 3 hatta 4 kişi rahatlıkla yiyebilir. Nereden biliyorsun derseniz biz bu masayı 3 kişi bitirdik ve bitirdiğimiz de hepsinin tadı damağımız da kalmıştı. Birbirimize anlatırken farklı noktaları kavrayıp konuşabiliyorduk. Bir lokma da aldığınız hazza bakın.

Kendi haliyle dememin sebebi benim dondurmalı çok daha fazla sevmem. Dondurma da maraş usulü, basit bir dondurma geldiğini sanmayın.

Kadayıf 14, Dondurmanın topu ise 4 lira. Ama aldığınız haz, ulaştığınız zevk, damağınızda yer eden o lezzetler her şeye fazlasıyla değer cinsten.

Karaköye gittiğinizde Güllüoğlu’na mutlaka girin. Şimdi demeyin ki yahu Karaköy’e ne gerek var? Onu da hemen açıklayayım.İstanbul’un ilk baklava dükkanı ve Gaziantep hericinde ilk fırınlı baklavacı olma özelliği tam bu dükkanda yer alıyor.

 

Gitmek isterseniz diye adres: Rıhtım Cad. Katlı Otopark Altı No: 3-4 Karaköy, 34425 Beyoğlu/Istanbul

BETÜL EDEPLİ

 

 

Günübirlik dolu dolu seyahat; Çorum'un tarihi güzellikleri ve yemekleri

Günübirlik dolu dolu seyahat; Çorum’un tarihi güzellikleri ve yemekleri

Başlığımıza bakıp aldanmayın yemekle kalmayıp kültür seyahatini de eksik etmedik. Çok geniş topraklarda var olmasa da bu şehrin kalkoltik dönemden bu yana var olduğu bilinmekte. Yani M.Ö 5500.

Türk yönetimine geçişi de M.S 1071 Malazgirt zamanında olmuş.

Hitit döneminin izlerini nerede göreceğim diye düşünüyorsanız kesinlikle Çorum bunun ana vatanı.

UNESCO 1986 yılında hattuşa bölgesini Dünya mirası listesine eklemiş ve hatta ilk yazılı antlaşma da hattuşa kazı çalışmalarında bulunmuştur.

Pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan bu şehir mutfağı da hal böyle olunca yemeklerine her dönemin izlerini kazımış.

Kaç gün ayırırsınız bilmem ama eğer ben sizlerle bir günlük gezi önerisi paylaşacağım.

Bu da sizin kısaca Çorum kültürünü anlamına ama doymayışınıza yarar sağlayacak..

Çorum’a nasıl gidilir sorusunun pek çok cevabı var. Ben bu seyahatimde kişisel araçla gezdim ama siz şehirler arası otobüslerle Çorum merkeze ulaşabilirsiniz. Bunun haricinde Merzifon havalimanında inip Çorum merkeze otobüsle ulaşım sağlayabilirsiniz.


Çorum da gezilecek yerler

Saat 08.00 Çorum merkez

Sabah kahvaltısı önerisi hemen hemen her pastane de yapılan kuru simit.

????

Yapımı ise sürekli yediğimiz simitlere göre biraz farklı. Şekil verilen simit kaynar pekmezli suya atılıyor ve bir müddet burada pişirilip ardından fırında 2. pişirme işlemi yapılıyor. Kabuğunun çok kalın olması da yerken ayrı bir keyif katıyor.

Bunun ardından minik bir gezintiden sonra Çorum Müzesi sizin bu şehri anlamınızı tamamen kolaylaştıracak. Kazı çalışmalarında bulunmuş kalkoltik çağdan günümüze titizlikle korunun a’dan z’ye bütün malzemeleri  ve tarihi burada görebilirsiniz.

 

Çorum müzesi turundan sonra Çorum Kalesine gitmeyi düşünüyorduk ve düşüncemizi hayata geçirdik. Ama kale içi ziyaretçiye kapalıydı sebebini soracak kimseyi bulamayıp orada olan insanlara sorduğumuz da hiç kimsenin sebebini bilmemesi bizi fazlasıyla üzmüştü.

Kaleden doğru Çorum saat kulesine yürüdük ve soluklanmak için hemen karşısında bulunan çay bahçelerinden birinde saat kulesine karşı çayımızı yudumladık.

Ardından Ulu Camii ziyaretimizi gerçekleştirdik.

Bir şehri tanımak istiyorsanız sokaklarını, bir şehrin mutfağını tanımak istiyorsanız oranın pazarlarını gezin.

Ben pazara denk gelmedim ama çok güzel ve tarihi bir lokantaya denk geldim.

Katipler Konağı 135 yıldır ev ve 1995 yılından beri restoran olarak işletiliyor. Bütün Çorum mutfağını tek bir menü de bulup farklı farklı çeşitlerini yiyebilirsiniz.

Çatal aşı çorbası yarma ve yeşil mercimekle yapılan müthiş bir çorba.

Çorum mantısı içi boş kapatılan hamurun haşlanıp üzerine mantı içinin kavrulup koyulmasıyla hazırlanır.

Kuru mantı ise klasikten biraz daha büyük ve kalın mantı yapılır önce fırında kızartılır sonrasında et suyunda haşlanır.

İskilip dolması çok basit gözükse de yapımı 16 saate varan pişmesi de 12 saati bulan özel bir dolma çeşidi.

Kısa anlatmak gerekirse pirinç haşlanır ve demlendirilip cağ denilen özel ıslak çuvallara doldurulur. Kemiksiz koyun eti kavrulur ve içine 3 ayak denilen ayaklar oturtulup su eklenir. Üzerine Cağlar koyulur ve kazanın kapağı kapatılır. Bu biçimde 12 saat veya daha fazla pişirilir.

Sirkeli cacık klasik cacık içerisine bir kaç sirke eklenerek hazırlanır.

Çorum mantısı içi boş kapatılan hamurun haşlanıp üzerine mantı içinin kavrulup koyulmasıyla hazırlanır.

Kuru mantı ise klasikten biraz daha büyük ve kalın mantı yapılır önce fırında kızartılır sonrasında et suyunda haşlanır.

Keşkek de dövme buğday ve kemikli koyun etiyle pişirilir. İsteğe göre dövülür veya dövülmeden servis edilir.

Çorum merkez de çok farklı bir büyü var. Kendinizi hem köy içi hem şehir içi karmaşasında buluyorsunuz. Sokakları gezerken köy yaşıma şahitlik ediyorsunuz sokağın sonunda karşınıza çıkan alışveriş merkeziyle bu yaşamdan çıkıp şehir içine adapte oluyorsunuz.

İnsanı bilinçli fakat gelişimi çok az.

Yerlerde çöp yok..

Evet Çorum gezisi boyunca yerlerde 1 tane izmarit veya herhangi bir çöp görmedim. Çünkü 7’den 70’e herkes elinde ki çöpü atacak bir kutu arıyor. Doğru olan olaya şaşırmak da çok acı ama bunu görmeyeli uzun zaman olmuştu.

Yediğimiz muhteşem yemek sonunda alacahöyük ören yeri müzesine doğru yola çıktık ve ardından hattuşa ya doğru yol aldık. Böylesine ince düşünülmüş ve yapılmış yerleri kelimelerle nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama alacahöyük ve hattuşa dahil hayranlıkla baktığım yer kapıyı sizlere gösterebilirim.

Saat 16.00

Bizim için çok hızlı bir gezi oldu ve saat daha erken olunca kızılırmak nehrine de uğramak istedik musmutlu devam eden gezimizi bu görüntüyle sonlandırmak bizleri çok üzdü ama sonrasından Koyun baba köprüsünde yapılan tadilat nedeniyle ırmağın bu bölgesinin bilinçli şekilde bu hale getirildiğini öğrendik. İçimiz en azından koyun baba köprüsüne sahip çıldığı için tabi ki rahatlamıştı.

Son olarak söylenecek tek bir şey var bir gün değil köyleri dahil ederek uzun soluklu bir biçimde mutlaka Çorum’a uğrayın.

Adresler

Çorum Müzesi: Gülabibey Mahallesi, Cengiz Topel Cad., 19100 Çorum Merkez/Çorum

Çorum Saat Kulesi: Çepni Mahallesi, Hamit Cami Sk. No:1, 19040 Çorum Merkez/Çorum

Çorum Ulu Camii: Çöplü Mahallesi, 19040 Çorum Merkez/Çorum

Çorum Kalesi: Kale Mahallesi, İbik 3. Sk. No:6, 19100 Çorum Merkez/Çorum

Katipler Konağı: Karakeçili Mahallesi, Karakeçili 2. Sk. No:20, 19100 Çorum Merkez/Çorum

Alacahöyük: 19600 Alacahöyük Köyü/Alaca/Çorum

Hattuşa: Boğazkale Beldesi, Boğazkale Merkez, Boğazkale, Çorum

Koyunbaba köprüsü: Gemici Mah., Osmancık Merkez, Osmancık, Çorum

BETÜL EDEPLİ

Genel, Malatya'ya doyamadık!

Malatya’ya doyamadık!

Çok uzun süredir yazılmayı bekleyen bir yazıyı ancak kaleme alabiliyorum.

Umarım anlatmak istediğim her şeyi atlamadan size aktarabileceğim. Çünkü ben bu geziyi yapalı neredeyse 2 ay oldu. Malatya’dan çok etkilenmiş şekilde dönmüştüm. Çünkü İstanbul’a taşındıktan sonra unuttuğum, özlediğim, yaşamak istediğim duyguları kısa sürede bana tattırmıştı.

Toplumun kendi içinde, herhangi bir emir-komuta zinciri olmadan, çıkar duygusu gütmeden, yardımlaşmayı alışkanlık haline getirmesi, birbirinin işini kolaylaştırması, paylaşmayı günlük rutinin temel ilkeleri arasına yerleştirmesi bence paha biçilemez bir şey, hele ki şu içinde bulunduğumuz çağda! Daha kıymetli ne olabilir?

Malatya’da bu paylaşım ruhu üzerinize bulaşıyor, girdiğiniz her kapıdan sıcaklık ve eliniz kolunuz ikram edilen şeylerle çıkıyorsunuz.

O zaman hikayeye en baştan başlıyorum.

Malatya Havalimanı’na indikten sonra hemen Arapgir’e geçtik. İlk noktamız orasıydı. Arapgir’in adını da ilk kez duyduğumu söylemeliyim. Malatya’ya da ilk gidişimdi. Arapgir Malatya’ya 1 saat uzaklıkta, konum olarak çok önemli. Şimdi size bahsedeceğim rotayı oluşturarak kendinize çok lezzetli bir seyahat oluşturabilirsiniz.

Bu rotadan ilham alarak minimum 10 günlük bir seyahatle Malatya, Sivas, Elazığ, Erzincan ve uzatmak isterseniz yine sınırdaki farklı ilçelerle çok keyifli ve büyüleyici bir tur yapabilirsiniz. Bilmediğiniz coğrafyalarda, bilmediğiniz tatları keşfetmek; bir plajda kümbet gibi oturmaktan daha keyifli geliyorsa muhakkak yapmalısınız. Çünkü bu rotada özel bir araçla gezmek, kesinlikle çok daha ekonomik olacak. Lokantalar ucuz, oteller ucuz, bölge çok sakin. Sahiden, tüm Akdeniz’in iliğini kurutan, çıkarcı ve paragöz işletmecilerden sıkılmadınız mı?

Anadolu insanın gözünü açacak. Yediklerinizi gördükçe şaşıracaksınız. Bu yiyecekler nasıl bu kadar ucuz olabilir? Biz İstanbul’da bir peynire bu kadar para verirken, bu insanlar ne kadar kazanıyor? Üreticiler ne kadar kazanıyor diye sorgulayacaksınız, çünkü gerçekten sorgulanması gereken bir konu. İnanılmaz taze, inanılmaz doğal bir peyniri Malatya’da kilosu 10 TL’den alırken, İstanbul’da onun yarısı kadar kalitesi olmayan bir peynirin kilosu 30 TL’den aşağı olmuyor. Peki gerçekten üretici bunun ne kadarını kazanıyor???

Bu seyahat sadece sizi yeni kültürlerle değil, dünyanın ve kapitalizmin gerçekleriyle de tanıştıracak. İnsanların üretmek, beslemek, yetiştirmek konusunda neden küstüğünü anlayacaksınız.

Evet, yazının başına dönecek olursam; ilk noktamız Arapgir’di. Otele yerleşip hemen “Arapgirli Kadınlar Dayanışma Derneği”nin bizler için hazırladığı bölge lezzetleriyle kahvaltı yapmaya gittik. Otelden etkinliğin yapılacağı Millet Hanı’na giderken küçük bir pideci gördüm. Fotoğraf çekmek istedim. İçeri girince fırın kürekçisinin kadın olduğunu görmemle şaşırmam bir oldu. İstanbul’da erkek işi olarak bilinen bir mesleği, Anadolu’da bir kadının icra etmesi beni çok şaşırttı ve etkiledi. İnanılmaz mutlu oldum. Dahası, Malatya içinde bunu çok daha fazla görecek ve etkilenecektim 🙂

Malatya’da hiç somun ekmek görmedim desem? Ekmek yerine hep bu çok lezzetli, tazecik pideler tüketiliyor. Her mahallede böyle fırınlar var. Hatta eskiden bizim oralarda (Darıca’da) da yemeklerimizi fırınlara götürürdük. Bu gelenek Malatya’da hala devam etmekte. Hem de öyle özel yemekler falan değil, bildiğiniz günlük yemekleri de götürüyorlar insanlar.

( Malatya merkezde bir esnafın fırına getirdiği yemeğe şahit oldum. Yazıda yeri gelince ondan da söz edeceğim. )

Bu fırında gördüğünüz pidelerin dışında bir de çörek denilen, mayalı bir hamurişi tattım. Sağ olsunlar fotoğraf çektiğim yetmiyormuş gibi hemen elime tutuşturdular. Gerçekten çok sevdim tadını.

Sözünü ettiğim mayalı çörek. Ben bunu çantaya atmışım ucundan kopardıktan sonra. Orada da unutmuşum. Taa İstanbul’a kadar geldi benimle. Hafif bayatlamıştı tabi. Peki ben kendisini ne yaptım? Evde çok az fesleğen sosum vardı. Onu 1 tane yumurtayla çırptım. Küp küp kestiğim pideleri bu karışıma banıp fırınladım. İnanılmaz bir şey oldu! Çörekte çok hafif şekerli bir tat var. Ama böyle şeker eklenmiş gibi değil de, sanki tuzsuz hamura 1 tatlı kaşığı koyulmuş gibi. Fırınlanıp kuruyunca çok lezzetli oldu.

Pideler farklı boylarda ve şekillerde üretiliyor. Farklı fırınlarda çektiğim farklı pideleri yazının devamında görebileceksiniz. 🙂

Daha sonra çantamda pidem, elimde makinem Millet Hanı’na doğru gidiverdik. Zaten çok yakındı. 200 metre desem yeridir. Millet Hanı, Arapgir’de sanırım kalınacak en güzel 2-3 yerden biridir. Çok temiz, otantık, serin. Yemekleri lezzetli, çalışanları çok tatlı 🙂

Sevgili Nilhan Aras, Sinan Çakmak, Damla Işıkdoğan, İlkay Kanık.

Otelin gecelik fiyatı kişi başı kahvaltı dahil 60 TL desem, hala Bodrum’da 5 yıldızlı otellerde tatil yapmak için çıldırır mısınız? 🙂

Bizler için hazırlanan yöresel kahvaltılık tatlara değinmek istiyorum şimdi tek tek. Tabi bu lezzetlerin her biri sadece kahvaltıya özel değil, çayın yanında, kuşluk vaktinde, bazen akşam yemeğinde de yenilebilir. Zaten Anadolu’da bizim bildiğimiz gibi “köy kahvaltısı” adı altında bir şey yok. Hangi köylü öyle 50 çeşit kahvaltılıkla kahvaltı yapsın? O anca bizim organik meraklısı, köylere sergi muamelesi yapan İstanbullu görgüsüzlerin işi. Anadolu’da da kahvaltı demek, tarlaya da ağır işlere girişmeden önce, enerjiyi güzelce toplamayı sağlayacak bir öğün yapıp işlere koyulmak demek. O yüzden daha ağır, karbonhidrat içeren yiyecekler tercih edilir. Çünkü öyle şimdiki gibi günde 5 öğün yenmez. Bir sabah bir akşam yenir. Sağlam yiyip dinç kalmak gerekir. Yine de biz İstanbulluların kahvaltı algısına uygun ne kadar yöresel tat varsa hepsini hazırlamış Arapgirli Kadınlar… Ellerine sağlık!

Şöyle bir genel bakalım sofraya, gözlerimiz fal taşı gibi açılsın 🙂 Ardından ufak ufak inceleyelim her birini…

Sağ üstte sarı sarı parlayan şey, kuru kaymak. Rengi size de farklı geldi mi? Kaymağı hep beyaz biliriz. Ama işte bölge hayvanının beslenme alışkanlıkları elde edilen ürünlere de yansıyor. Kaymağın ne sütünden olduğunu hatırlamıyorum açıkçası, ama peynirlerin hepsi keçi, koyun sütünden. Hiç ıııyyk demeyin. Gerçekten buradaki peynirler o kadar ağır kokmuyor. Sadece kendine has hoş bir rayihası var. İstanbul’da bende marketten alınan bir koyun peynirini yiyemem. Ama burada löp löp yedim. Sol altta tereyağı ve dut-üzüm olmak üzere iki çeşit pekmez var. Pekmezin krallığındayız zaten. Beni tanıyanlar bilir, pekmez canım ciğerim. Bu iki pekmezi de sevdim. Gerçekten şekersiz yapılmış besbelli, tadı çok güzeldi ve genzi yakmıyordu. Ortada gördüğünüz koyu renkli yapraklar taze reyhan. İşte sürpriz, Arapgir tam bir Reyhan cenneti. 

Yoksa siz biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum vallahi! Reyhan tarlasına uzaktan bakmak ne zevkliymiş. Zaten hep çok büyüleyici bir renginin olduğunu düşünürdüm. İnsan gezdikçe neyi fark ediyor biliyor musunuz? Biz ülkemizi hiç tanımıyoruz. Çünkü yeteri kadar tanıtılmıyor. Sadece yabancılara değil. Bizlere de tanıtılmıyor. Turistler gibi biz de ülkeyi kebap-dönerden ibaret sanıyoruz. O kadar uçsuz zenginliğe sahip topraklarda yaşıyoruz ki, gittiğiniz her yerde şaşıracak bir şey bulmak mümkün. O sebeple dünyanın bir başka ucuna açılmaya heves ettiğimiz kadar, kendi ülkemizde adını dahi duymadığımız yerleri de merak etsek keşke. En azından çocuklarımıza merak edilecek uçsuz zenginliklerin olduğunu anlatabilsek. Çünkü bizim benimseyip tanıyamadığımız şeyleri başkalarına nasıl anlatabiliriz? Anlatamayız. Sonra tabi kebap-döner cumhuriyeti oluruz. İki tane dandik Gastronomi bilmem nesi yaparlar. Herkes ekmeğini cukkalayıp alkışını alıp ayrılır. Çok normal. Ülkede para kazanmaktan başka kaidesi olan insan bulmak çok zor. Neyse konumuza dönelim.

Bez sucuk rocks! Gerçekten çok hoştu. Malatya’nın kavurucu sıcağı sucuğu da nasiplendirmiş.

Bibişkomun da yaptığı gibi, Türkiye’nin her yerinde yapılan pişi, bişi, hamur kızartması, lokma, lokum(bu ikisi genelde ufak top top olanlara söylenir). Burada tamamen tuzlu yapılıp üzerine toz şeker serpiliyor.

Halfeti’de yediğim semseğe çok benziyor. Peynir, patates, kıymalı neli dilerseniz…

Taze Malatya Peyniri…

Bal çok iyiydi… Bir adet balcı numarası aldım. Yazının burasına iliştireyim, kartı da epey esprili. 🙂

Ben gezerken instagramdan bir mesaj atan Dila Kızmaz’a tam da bu noktada çok çok sevgilerimi göndereyim 🙂 Dila Arapgirliymiş. Bu kart ise onun dedesinin dükkanına ait. Ben de bunu duyunca hemen sevinip dükkana koştum. Dedesi orada değildi fakat dayısına bir selam verip kartını alıverdim 🙂

Ceviz sulusu. Dövülmüş ceviz, koyun peyniri, reyhan, salatalık, maydanoz ve pulbiberle yapılıyor. Cevizi yağı çıkana kadar dövüp ince doğranmış salatalık ve su ekleniyor. Bol da sarmısak!

Ekşileme. Bir çeşit mayalı ekmek. Lavaş gibi ince, yumuşak. Üzerine tereyağı ve baharatlar!

Reyhanlı peyvaz. Aslında patates salatası, piyaz arası bir şey 🙂 Peyvaz da piyazı anımsattı bana zaten. Üzerinde de görüldüğü üzre haşlanmış yumurta.

 

Solda pekmezli kaygana, sağda ballı kaygana. Kaygana aslında bir çeşit omlet. Bazı yerlerde daha çok krepe yakın bir kıvamda yapılır un ve yoğurt eklenerek. Ama buradaki düz omlet gibiydi.

EEEE boşuna pekmezin yıldızı demedik. Ceviz, pekmez, dut bir araya gelince neler neler oluveriyor! Çok lezzetliydi. Gerçekten seri üretim olanları unutun. Büyük kuruyemiş markalarındaki de daha şekerli oluyor. Bunlar gerçekten çok hafifti. Sade meyvenin o öz şekeriyle yapılmış. Tadından belli oluyor.

Bu ise köpük pestili. Ben hayatımda ilk kez yedim. Yine çok hafif ve lezzetliydi. Gerçekten köpük süngeri gibi yumuşacıktı. Üzüm pekmeziyle yapılmış.

Tuzlu ve tuzsuz olmak üzre Arapgir peyniri. Üstteki hellimle kapışır. 🙂

Ve tabi ki Reyhan Şerbeti… Gerçekten serinletici, sadece ve lezzetli.

Sonsuz reçel çeşitleri! Bölgede çok fazla çiçekten reçel yapılıyor. Zaten meyve cenneti olduğu için de çeşitlilik bol.

 

İsim isim merak edenler için de şöyle vermiş olalım… Gördüğünüz gibi envai çeşit çiçekten reçeller yapılmakta…

Kahvaltıdan son kare ise issot kebabı… Neden kebap? Burada küçük bir bilgi vermek istiyorum. Kebab-kebap kelimesi aslında bir pişirme yöntemini aklımıza getirmeli. Yani fırında ya da ocakta değil de, ateş üzerinde pişirildiğini anlatıyor bize. Eğer Baburname’yi okuyanlar var ise, orada kebap kelimesinin çok sık geçtiğini hatırlayacaktır. Fakat orada anlattığı kebap, günümüzdeki gibi şişe geçirilen satır kıyma değil, herhangi bir etin ateş üzerinde pişirilmesidir. Malatya’nın körpe biberlerinin de ateş üstünde közlenmesi/pişirilmesi ve ardından soyulmasıyla beraber güzel bir lezzet ortaya çıkıyor. Buna da issot kebabı deniyor.

Bir şölen gibi geçen kahvaltıdan sonra ufak ufak gezmeye başlıyoruz Arapgir’i…

İlk önce otele yürüme mesafesinde, 5 dakika uzaklıkta eski bir mahalleye gidiyoruz.

Bu mahallede bize de çok sürpriz olan bir yere gidiyoruz. Eski Arapgir esnafı Asım Külah’ın evi. Asım Amca, evini müze gibi düzenlemiş. Her şeyi saklamış. Anadolu kültürünün tarihine tatlı bir yolculuk gibi evi.  Bu eşyalar bu toprakların sosyal yaşamını, yemek kültürünü, geleneklerini anlatıyor bize. Her biri çok kıymetli. Hem de kendi kendine yapıyor bunu. Kimseye bağlı değil, kimseden destek alıyor değil. Tamamen kendi tutkusu. Gerçek bir saygıyla geziyoruz evini. Üstelik kim isterse kapılarını açıp gezdiriyormuş. Yolunuz düşerse esnafa sorarak bulabilirsiniz Asım Amca’yı.

 

Sevgili Asım Amca bizlere yanık sesiyle türküler ve ilahiler okuyor. 🙂

Bu keyifli ev ziyaretinin ardından bir başka güzelliğe gidiyoruz. Kozluk Çayı’na. Orada bizi tekrar şaşkına uğratacak olan Gırnatacı Ümit Abi’yi dinlemeye gidiyoruz. Arapgir merkezden 17 km uzaklıkta olan, Kaya Arası Kanyonu’nun başlangıcında olan bu çay çok keyifli bir yer.

Bu kanyon ise doğa sporları için oldukça uygun. Aslında Malatya ve çevresi genel olarak doğa sporlarına çok uygun. Bizim gittiğimiz tarihlerde Fotocamp festivali vardı Arapgir’de. Bir sürü fotoğrafçı bu bölgede kamp yapıyordu. Şimdi açıkça konuşmak gerekirse, Türkiye’de bir sürü yerde kamp yaptım. Sıkıntıları biliyorum. Rahatlıkla söyleyebilirim, buralarda çok keyifli kamp yapabilirsiniz. Arapgir halkı çok rahat, saygılı. Alkol kullanımında sorun yaşamazsınız. Malatya biraz daha muhafazakar ama dediğim gibi Arapgir çok rahat bir yer. Anadolu’da böyle bir yerle karşılaşmayı beklemezsiniz. Birazdan göreceğiniz fotoğraflarla da anlayacaksınız ne demek istediğimi 🙂

Bu köprüyü gördükten sonra sağa devam ediyorsunuz yürüyerek. Çay burada yer alıyor. Gırnatacı abimiz de burada yaşıyor. Kendisi yerel Robinson Crusoe 🙂 Yalnız başına burada yaşıyor, gelene gidene çay veriyor. İçkiyi ve gırnatayı seviyor. Çok güzel çalıp söylüyor. Yaz kış burada hem de. Dereye girip çıkar, içkisini içer o kadar.

 

Bizi görünce hemen çalmaya başlıyor Gırnatacı Ümit Aydın 🙂

Ümit Abiyi de dinledikten sonra Arapgir’deki tarihi dokuları takip etmeye devam ediyoruz. Burası Kurtuluş Savaşında Çanakkale Cephesi Komutanlığı yapmış olan Cevat Çobanlı Paşa’nın konağı… Yakında Belediye tarafından restoresi tamamlanıp halkın kullanımına açılacak.

Buradan sonra Arapgir Çarşısına geçiyoruz. Arapgir’de nerede ne yiyelim diye soranlara cevap vermek çok kolay. Merkezde Şan Lokantası. Yerel halkında severek gittiği bu lokantada bölgenin en güzel yemeklerini yiyebilirsiniz. Ağırlıklı olarak küçükbaş eti kullanılıyor. Kuyuda pişmiş keçi yedik. Koku yoktu, yumuşaktı. Normalde yemem. Ben dahi severek yedim. Ön yargıyla yaklaşmadan önce bir kere denemelisiniz mutlaka 🙂

Önceden arayıp özel bir şey hazırlatmak isteyenler ya da bilgi almak isteyenler için numarayı bırakıyorum böyle…

Şan Lokantası: 0422-811-31-91 / 92 Hükümet cad. No:1 Arapgir-Malatya

E başlarda söylemiştim, mahallelerde bolca fırın var. Bizler hamur seven bir milletiz. Kaçar mı benden de? Hemen daldım bir tanesine. Farklı bir şey hazırlıyorlardı. 

Sanki klasik pide yaparmış gibi başlayıp gördüğünüz özel şekli veriyorlar önce.

Şeklini verip bir süre fırınlıyorlar. Tamamen pişirmeden geri çıkarıp kenarlarını fotoğraftaki hale getiriyorlar.

Ardından sahneyi öteki abimiz alıyor, tuzsuz Arapgir peynirini ufalayıp dolduruyor içine. Sanıyoruz ki sıradan peynirli bir pide? Çok ayıp…

Fırından çıkar çıkmaz sıcacıkken tozşekeri serpiştiriyoruz güzelce… Sonra tekrar fırın.

Ve final :))

Gerçekten çok lezzetliydi. Bu pide Arapgir’de siparişle yapılırmış. Yaptırmak isteyen malzemelerini götürüyor, anlatıyor. Sonra verilen saatte gidip geri alıyor. Ne güzel değil mi?

Son olarak, çok tatlı bir şeyden daha bahsedeceğim. Arapgir’in elleriyle ayakkabı yapan, değerli Zanaatkarı… Hakan Kundura… Babasından öğrendiği bu zanaatı, günümüze kadar icra ediyor… Fakat bakırcılıkta da olduğu gibi mesleğini öğretebileceği yeni bir kuşak yok. Ayakkabıları telefonla da sipariş edebilirsiniz. Arapgir’e yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin. Kadınlar için farklı renklerde tek bir model yapmakta fakat erkek ayakkabılarında çeşit çok daha fazla.

EE, artık akşam yemeğine geçelim. Bu kadar geziden sonra karnımız acıktı 🙂 Sırf bu akşam yemeği için pideden herkes birer lokmacık tattı. Akşam yemeğinden beklenti büyüktü:) Yine Millet Hanı’na dönüyoruz. Arapgirli Kadınlar Dayanışma Derneği’nin hazırladığı yemekleri afiyetle yiyeceğiz. Hazırsanız başlıyoruz, kemerleri bağlayın, mide gurultularınızı nasıl geçirirsiniz bilemem:)

Alabalıklı bulgur pilavı

 

Ben bunu Artvin’de ve Karadeniz’de yapılan Silor-Siron’a benzettim. İsmen de benziyor zaten.

A

Pekmezli un helvası

Akıtma biciği

Top Köfte

Bulgur ve pirinç karışımıyla yapılan bir pilav.

Yağlı ballı yufka

Ayıla bayıla yediğimiz peynirli-şekerli pide:)

Elma galayısı

Daha burada anlata anlata bitiremeyeceğim çok yemek var tabi ki. Ama en özellerini göstermek istedim. Yemeklerin genel özellikleri, meyve kullanımının yoğun olması. Tatlılarda da bal-pekmezle tatlandırma yaygın. Bakliyat ürünlerini karıştırarak yapılan çok fazla tarif var. Mesela mercimekli bulgur, mercimekli pirinç… Tüm Anadolu’da olduğu gibi, bulgur burada da baş rol oluşunu kaybetmiyor 🙂 Et yemekleri genellikle keçi ve koyun ağırlıklı. Dana etini çok seyrek görürsünüz. Süt ürünlerinde de öyleydi.

Millet Hanı’nda o kadar güzel ağırlandık ki, akşama kadar oradaki tatlı ablalarımızın ellerinden çaylar kahveler eşliğinde sohbet ettik. Giderken de son bir veda pozu verdiler bize. Tüm emekçi kadınlarımız gibi dünya harikası kadınlar… Sonsuz teşekkür ediyorum kendilerine…

Bu geceyi böyle sonlandırıyoruz. İkinci gün ise Malatya için yollara düşecek idik.

Kahvaltıda yine otelimizdeki tatlı ablalarımızın hazırladığı yöresel lezzetlerden nasibimizi aldık:)

Kömbe… Bu tarz kömbeye Kürt kömbesi deniyormuş bölgede… Bunun dışında klasik peynir, zeytin ve benim dibini gördüğüm pekmez var idi:) Malatya merkeze doğru giderken benim çok hoşuma giden bir şeyle karşılaştık. Hiç yorum yapmayacağım, alttakileri okursanız anlayacaksınız 🙂

Oradan doğa harikası Levent Vadisi’ne gittik… Akçadağ ilçe sınırları içinde çeşitli jeolojik olaylar sonucunda meydana gelen Levent Vadisi’nde, vadi boyunca farklı büyüklükte mağaralar mevcut. Bağköy civarında, Geç Hitit ve Roma Dönemi’ne ait olduğu düşünülen kaya kabartması, kaya mezarları ve tümülüsler mevcuttur. Macerayı seven doğa yürüyüşleri için tarihsel değerlerin görülebileceği çekici bir mekan. Sahiden çok güzeldi. Güzel de bir seyir terası yapmışlar. Doğa sporlarıyla ilgilenenler mutlaka gelip görmeli.

Yazının başından beri eminim herkes kayısı bekliyordu. Ama ben de gezinin tam bu noktasına kadar çarşı pazarda satılan hariç kayısı görmedim:) Aslında en az kayısı kadar tanınması gereken çok lezzeti var ama kayısısı parlamış. Zaten onun övgüye ihtiyacı yok, herkes bilir ne kadar leziz olduğunu… Dünyada önemli üreticiler arasında olduğumuzu biliyor musunuz kayısı konusunda… En az Malatya kayısısı kadar önemli olan bir kayısı çeşidi daha var… Hazır yeri gelmişken ona da değineyim. Iğdır Kayısısı… Kendisi yassı ve inanılmaz tatlı bir türdür. Onu pazarlarda göremeyiz. Çünkü bildiğim kadarıyla çok büyük bir kısmı ithal ediliyor. Çünkü gerçekten çok kaliteli…

Bu klasik Malatya kaysısı 🙂

Yöre halkının  “mişmiş” adını verdiği kayısı, bu şehirle özdeşleşmiş bir meyvedir. Ekonomisine katkılarının yanında Malatya kültürünü ve mutfağını da etkilemiştir. Tüm bunların dışında en heyecan verici bulduğum kısım ise sadece kayısının kendisinin değil, çekirdeğinin de yeni bir ekonomik kapı açmasıdır.

Malatya’da geziye Yeşilyurt’la devam ediyoruz. Yeşilyurt, merkezden ve öteki ilçelerden, yemeğe ve kahvaltıya gelenleri ağırlayan, doğası güzel bir ilçe. Merkeze de çok yakın. Su sesleriyle bezeli otantik lokantalar var bol bol… Yeşilyurt’ta küçük bir mahalleye giriyoruz. Orada bir lavaş imalathanesine dalıyoruz hemen. Meraktan çatladık. Aslında duraklarımız arasında yoktu. Biz görünce dayanamadık.

Bu lavaşların kepekli unla yapıldığını biliyor musunuz? Aslında Malatya’da birçok şey kepekli unla yapılıyormuş. Özel bir tercih değil bu, gelenek olarak böyle… Sonra ordan oraya derken bir tabela daha görüp merakla giriyoruz içeri. Burası da Yeşilyurt Girişimci Kadınlar Derneği’ymiş. Meğersem orada da hummalı bir hazırlık varmış. Malatya merkezde yapılacak olan bir festival için yöresel ürünlerle hazırlık yapıyorlar. Normal zamanlarda gelirseniz buradan alışveriş de yapabiliyorsunuz. Bizi bol bol beslemeyi ihmal etmediler, güzelce de anlattılar ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını… İstedikleri tek şey, bu geleneklerin gerçekten kuşaktan kuşağa anlatılması… Anadolu’nun güzel kadınları, hoyrat coğrafyaları gibi inatçı, çalışkan…

 

Bu köfteler tirit (yani analı-kızlı) için hazırlanıyor.

Tirit’in içinde 3 farklı boyda bulgur köftesi ve nohut bulunuyor.

Tirit için olanlar:)

Bizler için hazırlanan içli köfteler. İnanın hayatımda yediğimin en en en iyisi!

Önemli püf noktaları şöyle… Bulgur çeşidi çok önemli. Hatta marka bile verdiler. Orta bulgur olarak bilinen bir bulgur, pilavlığın bir ufağı diye anlatıyorlar. Mutlaka almamız gereken markanın adı ise Eren Bulgur, çarşıda bulursunuz dediler. Burada içli köftenin hamuruna 2 kere çekilmiş koyun budu kıyması koyuluyor. Koyun eti sinirli olduğu için köftenin dışının daha kabuksu ve dağılmayan bir kabuk haline gelmesini sağlıyor. İçine de baharatlı dana kıyma koyuluyor. Önce haşlanıp sonra tereyağında bir güzel kızartılıyor. Gerçekten söylüyorum. Yediğim en en en iyi içli köfte buydu!

Bu nedir efenim? diye merak edenlere söylüyorum. Bu bence tamamen memleketim insanının artan malzeme değerlendirmesiyle ortaya çıkmış bir yöresel üründür. 🙂

İçli köftenin dış harcıyla yapılan, gördüğünüz özel şekli verildikten sonra önce haşlanıp, sonra yumurtaya bulanıp tereyağında kızartılan bir tür kahvaltılık, çay saati atıştırmalığı.

Kebabın püf noktası ise şu, bu kebapları yapıp haşladıktan sonra soğutmadan yumurtaya bulamıyoruz. Yoksa bulgur yumurtayı çekmez, yumurta ise akar.

Bu da çok lezzetliydi, zaten ben bulguru her türlü çok severim, beğenmemem imkansız:)

 

Kendilerine de sonsuz saygı ve sevgilerimi gönderiyorum, ellerinin hamurundan öperim 🙂

Sonraki adresimiz neresi? Artık bi çarşı pazar gezelim dimi? Valla yemekten insanın midesi ne kadar yorulursa, o kadar yorulacak hale gelmiştim. Ama yine de insan bırakamıyor. Çünkü gerçekten çok lezzetli 🙂

Sonrasında yine Yeşilyurt’ta bulunan bir peynirciyi ziyarete gidiyoruz. Sağ olsunlar, ufak bir tadım masası kurmuşlar. İmalathanelerinden bir kare göstermek istedim. Oldukça hijyenik ve butik çalışan bir yer.

Taze Malatya peyniri favorim oldu gerçekten. Gelirken 1 kg aldım. Kilosu 16 TL diye hatırlıyorum. Sabahları omletlerde çok lezzetli oluyordu. Yine koyun sütüyle yapılıyor. Ama belki inek-koyun karışıktır. Ben çok beğendiğim için kargoyla yollayıp yollamadıklarını sordum. Yolluyorlarmış, çok sevindim. Çünkü tüm süt ürünlerini çok beğendim. Bir de dükkanın sahibinin eşi Hataylıydı. İnanılmaz güzel bir çörek hazırlamış bize. 🙂 Mardin çöreğine benzettim ben aroma olarak.

T

Bu gördüğünüz ise acı ayran… Gerçekten benim için çok efsaneydi! Çünkü acıyı çok severim. Acı ve ekşi bir araya gelince çok güzel bir tat oluşmuş. Malatya’da herkesin severek tükettiği bir ayran çeşidi. Evde gayet kolay yapılabiliyormuş. Aslında bir gün deneyip tarif versem iyi olur sanırım. Pirpirim, acı cin biber ve yayık ayranını karıştırıp 2 gün dışarıda serin bir yerde bekleterek yapılıyormuş.

Sipariş vermek ya da incelemek isteyenler için:

http://www.malatyasutdiyari.com.tr/

Tabi peynirleri alıverdik, sonra herkes dükkanda koyu sohbete dalmışken rahat duramadım. Yanda büyükçe bir fırın görmüştüm. Oraya dalıverdim. Hayatımda gördüğüm en tatlı, en neşeli kadınlardan biriyle tanıştım burada 🙂

Tataam! Yine fırın başında dünya tatlısı bir kadın 🙂 İzlemek çok keyifli. Burası öteki fırınlara göre epey büyük bir yer. Çok çeşitli ürün yapıyorlar. Gözleme, farklı pide çeşitleri… Arkada mutfakta hamuru hazırlayan 2 kadın daha vardı. Burada kadınlar gıda alanında gayet aktif çalışıyor, yani İstanbul’da mutfakta çalışmak kadınlar için zordur safsatalarını burada görmedik 🙂 Oradayken bir patatesli gözleme içi hazırlamışlardı ki of… Tek başına yemek niyetine yenir…

Böyle bir harçla gözlemeyi İstanbul’da yapsalar, vallahi 1 çuval patates parası alırlar :))

Sohbet sırasında ufak bir çocuk elinde bir paketle geldi. Oradaki esnaflardan biri öğlen yemeğini pişirttirmek için yollamış. Bu tatlı ablamız da gayet sıcak bir şekilde aldı, karıştırdı ve fırına attı. Yemek gayet basit satır köfte 🙂 Ama kokusu burnunuza geliyor dimi?

Burada da yine bir çok şey kepekli ve çavdar undan hazırlanıyor. Hatta o lavaşlardan alıp yanımda getirdim. Buzluktan çıkarıp çıkarıp yiyorum. Çünkü İstanbul’da katkı maddesiz bir kepekli lavaş bulamıyoruz marketlerde.

Neşesi yüzüne yansımış bu kadının diyorum, sahiden abartmıyorum. Böyle güleç, böyle enerji dolu birini kolay kolay göremezsiniz 🙂

 

Bunlar da yaptıkları gözlemeler… Otlu, patatesli, peynirli…

EE, taş fırının nimetleri… O sebzeler bi güzel pişecek 🙂

Enerji ve motivasyonu depolayıp artık Malatya çarşısına geçiyoruz. Bu çarşıda neredeyse hiç kadın görmedim diyebilirim. Bakırcılar, kebapçılar, kelleciler… Keyifli bir yer. Ama abartmıyorum, gerçekten hiç kadın görmedim. Hatta çarşıya biz öyle rahatça girip fotoğraflar çekmeye başlayınca biraz garip bakışlara maruz da kaldık 🙂

Bir sürü kebapçı var ama bizim gideceğimiz yer belli. Vedat Milör’ün Türkiye’nin en iyi kebapçıları arasında gösterdiği yere gidiyoruz. Öz Güngör Kebap…

Şimdi gelelim bu kebabı bu kadar özel yapan unsurlara… Öncelikle söyleyelim, bu dana etinden değil. Koyun etinden bir kebap. Hiç yemem demeyin. İnanın zerre kokmuyor ve rahatsız etmiyor. Her şeyi yerinde yemek gerek kavramını daha iyi anlıyorum. Çünkü normal şartlarda ben de keçi-koyun ürünlerine mesafeliyim. Ama Anadolu’da öyle değil. Sahiden o rahatsız edici ağır koku olmadan, gerçek aromanın tadına varabiliyorsunuz. Bu kebap sadece zırhlanarak hazırlanıyor. Şişek eti (genç koyun) etinden hazırlanıyor. Yanında gelen köz sebzeler, pide ve ayranla beraber afiyetle yiyoruz. Esnaf bize hayretler içinde bakıyor 🙂

Bu sırada köşedeki dükkanda birilerinin bir şeyler yediğini görüp müsaade isteyerek çekiyorum. Gördüğünüz gibi, pide yemek burada ciddi bir alışkanlık. Her yerde bolca fırın görmemizin sebebi de bu.

Bahsettiğim gibi, bolca bakırcı ve kelleci var bu çarşıda… Hediyelik almak isteyenler, fotoğraf çekmek isteyenler mutlaka uğramalı…

Kelleciyle alakalı kısma gelmeden önce bu kısmın hafif mide zorlayıcı olduğunu itiraf etmeliyim 🙂 Onun için şimdiden özür diliyorum. Alışılagelmiş hijyen koşullarını beklemeyin. Gerçi kelle konusunda alışılagelmiş koşullar nelerdir bilmiyorum! Çünkü ilk kez böyle bir aşamaya şahit oluyorum.

O halde gördüğüm kadarını sizlere anlatayım. Kelleler öncelikle bir demire geçirip ateşte üzerindeki tüm derisi ve tüyleri yanana kadar yakılıyor.

Bu işlem esnasında ara ara ateşten alınıp derinin üzerindeki parçalar kazınıyor.

 

Aslında oldukça zahmetli bir iş. Paçalar da aynı şekilde hazırlanıyor. Tabi burada hijyen koşullarını sorgulamak bana düşmez. Malatya halkının kültürüne ve alışkanlıklarına yerleşmiş bir şey. Orada herkes aynı şekilde yapıyor bunu ve gelip biri de isyan etmediğine göre kimse için bir problem yok 🙂

Gördüğünüz hale gelene kadar kelleler bu işlem devam ediyor. Bir kelleyi bu hale getirmek sanırım minimum 20-25 dakika sürüyor. 

Burada çarşıyı gezmeye devam ediyoruz. Kuruyemiş ve kuru meyve görüntüleri iştahı zorlayacak cinsten. Almadan önce mutlaka taze mahsul olup olmadığını sorgulayın. Fiyatlar İstanbul’a göre çok daha makul.

Çarşıda yer alan bir sonraki lezzet noktamız ise Meşhur Diyarbakır Kadayıfları… Kayısıyla yaptıkları Dilber Dudağı tatlısını beğendim. Hem yaratıcı olmuş hem de lezzetliydi. Şerbeti yakmayan türden, hafif olmuştu. Kakaolu baklava saçmalığıyla kıyaslayınca çok daha başarılı buldum:)

Malatya’nın önemli lezzet noktalarından bir diğeri ise tarihi Hacı Baba Lokantası… Burada Malatya’nın en özel et yemeklerini tadabilirsiniz. Fiyatlar normal… Yemekler de çok lezzetli. Hatta patlıcan tava ve kuzu incik baya baya baya iyiydi… Tatları hala damağımda…

Burası ortalama bir esnaf lokantası görünümünde. Yemekler gereksiz modernleşme, turiste pazarlama kaygısıyla saçma sapan hale gelir ya, burada gelmemiş. Olduğu gibi basit, yalın. 

Böyle tarihi lokantaların azıcık ünlendikten sonra saçma sapan dekorasyon ve her şeyi fajita havalarında servis etme çabası beni çıldırtır. Burada o yoktu. O sebeple üzerinde durmak istedim.

Birkaç şeyi bir arada tatmak isterseniz böyle karışık bir şey söyleme imkanınız var.

Burası da Vedat Milör’dan tam puan almış bir işletme. Genel olarak Malatya’nın özel fırın yemeklerini yapan bir işletme…

Kuzu incik

Gerçek anlamda benim favorim olan patlıcan tava… Oraya giderseniz bunu ve kuzu inciği mutlaka tadın!

Son olarak bizler için hazırlanan akşam yemeğine geçiyoruz… (Sanki hiç bir şey yememişiz gibi… 🙂 )

Burada ise Malatya’da evlerde pişen lokal tatları görebilirsiniz.

Mercimek köftesi, yeşil mercimek konulduğunu ilk kez gördüm. Çok mantıklı, böyle daha besleyici olur 🙂

Cacıklı köfte ( Yarmayla hazırlanan köfte haşlanır ve pirpirim haşlanır, azcık salatalık doğranıp yoğurtlu bir şekilde servis edilir )

İşte inovasyon 🙂

Soldaki kurabiyeler kayısı çekirdeğiyle yapılıyor… Malatya’daki büyük pastanelerde bulabilirsiniz. Kavala’ya rakip olur. Gerçekten çok lezzetli bir kurabiyeydi.

Yediklerim arasında en yaratıcı gelen tarif. Bulgur kurabiyesi gibi bir şey 🙂 fırında değil sacda pişiriliyor.

Akçadağ kömbesi…  Kavurmalı ve tereyağlı…

A

Kınalı Ekmek. Kepekli un, tane kişniş, tuz, ekşi maya, tereyağı ile hazırlanıyor.

Daha sonra Süt, tereyağı, haşhaş, küncü, çörektu, ince dövülmüş cevizle bir sos hazırlanıp açılan bu hamurun sadece bir tarafına sürülüyor. Soslu kısmı direk ateşte, öteki kısmı ise sacda pişiriliyor.

Efendim son olarak ise artık gün kurusu kayısılı ve kayısı çekirdekli pirinç pilavı…

Buraya kadar bu yazıyı sabırla okuyan herkesin korneasına sağlık 🙂

Elimden geldiğince gördüklerimi anlatmaya çalıştım. Umarım sizde şu pılıyı pırtıyı toplayıp gidip gezeyim heyecanı yaratmıştır bu yemekler! Ben tembellik edip 2 ay sonraya bıraktığım için pişman oldum. Elimde bu kadar çok malzeme olduğunu unutmuşum. Umarım bayram rotanıza, dede-nine ziyaretinize ekleyip bir yerlerde löp löp kebap falan yerken beni anarsınız. Sevgilerimle 🙂

TEŞEKKÜRLER

MALATYA VE ARAPGİR BELEDİYELERİNE, MALATYA VALİLİĞİNE, BİZİ HER YERDE GÜZELCE AĞIRLAYIP ELİMİZİ KOLUMU YİYECEK BİR ŞEYLERLE DOLDURAN TÜM GÜZEL İNSANLARA, SONSUZ TEŞEKKÜRLER 🙂

Selenay Kübra KOÇER

Çanakkale'nin nostaljik lezzeti: Peynir helvası

Çanakkale’nin nostaljik lezzeti: Peynir helvası

 

Çanakkale deyince ne geldi aklına? Tahmin edeyim yazdığımız zaferler değil mi?

Bende ilk önce onların sonraysa helvasının gelmesini beklerdim. Öyle ki basit bir helva değil yerli peynir ile yapılan Çanakkale’nin meşhur tatlılarından biri. Peynir helvasının satış için pazara sunulması 35 yıl öncesine dayanıyor. Ama bu sizi yanıltmasın peynir helvasının yapımını yerli halka sorsanız, ninelerimiz çocukluklarından bilirler ve analarından öğrenmişlerdir çoğu nasıl yapıldığını. Yapım aşamaları pastahane veya  tahinin imal edildiği yerlerde gerçekleşiyor. Peynir helvası satın alacağınız yerler de olan muhabbetler o kadar tatlı ki hepsi aile işletmesi ve sıcaklığı hissediyorsunuz. Peynir helvasının asıl özelliği ise tuzsuz peynir kullanılıyor olması. Tuzsuz ve taze peynir nam-ı diğer teleme.Türkiye’de bulunan bütün lezzetler gibi sevgi katmayı da unutmuyorlar elbette.

İrmik, yumurta, şeker temel malzemeleri hani dedim ya ninelerimiz analarından öğrenmişler bu tarifi diye. İşte onlar, irmik yerine un ilavesi yaparlarmış. İrmik olmayışından mıdır yoksa o zamanda öyle yapıp öyle mi tüketirlermiş bilinmez. Ama her ikisi de lezzetinden ödün vermiyordur eminim. Peynir helvasının fırınlanmış ve fırınlanmamış olmak üzere iki çeşidi var. Ben fırınlanmış olanı daha çok sevdim ne yalan söyleyeyim. Hafif şambali (şambaba) tatlısı havası var. Ama peynir o kadar güzel bir noktada vuruyor ki damağa şerbetle birleşince of diyorum. Arkasından bir yudum çay için, oturun ve iki dakikalığına dünya güzelleşsin.

Çanakkale’ye vardığımızda en iyi peynir helvasını nerede yeriz diye düşünüp etrafta gördüğümüz insanlara sormaya başladık. Hemen hemen herkes Hüsmenoğlu Babalığın Torunları adlı işletmeyi gösterdi. Babalık kelimesini peynir helvası tadından daha çok merak edip gittiğimizde sorduk. Zamanında balkanlardan gelip yemek üzerine küçük bir dükkan açmış. Koyun yoğurdu ve peynir helvası çok ilgi görünce bu ikisi üzerine devam ettirmiş. Çok yardım sever olduğu için babalık lakabını almış. Şimdi de torunları bu mirasa dört koldan sahip çıkıyor.

Adres: Kemalpaşa Mahallesi, Yalı Cad. No:29, 17000 Çanakkale Merkez/Çanakkale

Peynir helvası yapımını uzun uzuun anlatmak isterdim ama haddim olmayarak kısa bir tarif paylaşacağım sizlere. Sadece tek ricam mümkünse peyniri Çanakkale’den alın veya getirtin. Yada üşenmeyin gidin yerinde yiyin. Unutmayın ki her şey yerinde güzel!

Miktarları vs vermeden kısaca yapımının nasıl olacağını anlatayım. Peynir ocakta eriyene kadar karıştırılır. Sürekli karıştırılırken erimeye başlayan peynire yumurta sarısı eklenir ve tamamen yedirilir. İrmik ilavesi yapılır. Kavrulmaya devam edilir. Toplanmaya başlayan hamura şeker eklenir ve şekerin eklenmesiyle hafif sulanan helva biraz daha kavrulur. Kaynatılır ve kaselere boşaltılır. ( İşletmelerde kase yerine tepsi kullanılıyor. ) | Fırında yapılışı da şöyle. Helva kavrulduktan sonra bir kez fokurdadığında ocaktan alınır ve tepsiye dökülüp fırına verilir. Üzeri kızarana kadar pişirilir. Yanında dondurma ile servis edilir. Yanında dondurmayla servis edildiği için ilk çıktığı zamanlar yaz aylarında yapılan peynir helvası şimdilerde yaz kış yapılmaya devam ediliyor kışın ise dondurmanın yerini kaymak alıyor..

Sanırım günübirlik seyahat hepimize iyi gelecek 🙂

 

Betül EDEPLİ

damakta kalanlar, Lavaşın lezzet sınırlarını zorladığı yer: Basta Street Food Bar!

Lavaşın lezzet sınırlarını zorladığı yer: Basta Street Food Bar!

Kadıköy Caferağa’da Rexx Sinemasıyla aynı cadde üzerinde bulunan Basta; basit ve modern tasarımıyla olayın tamamen yemekte olduğunu ilk görüşte apaçık anlatıyor.

Son zamanlarda açılan mekanların çoğu mekan dekorasyonuna ağırlık verirken, Basta’yı daha çok ye-kalk türünde bir mekan olarak düşünebilirsiniz.

Ben eti çooook severim. İstanbul’a yerleştiğimden beri kafamda hep gidip bir şeyler yeme fikri vardı fakat çok açken o sırayı beklemeyi pek gözüm yemiyordu. Size tavsiyem, gözünüzü karartıp girmeniz yönünde olacak 🙂

Gerçekten baştan aşağıya bir lezzet akıyor.

Ben Basta’ya kendi müdavimliğim yetmezmiş gibi kimi bulursam götürüyorum. Eğer bir işi gerçekten saygı ve sevgiyle yapan birileri varsa mutlaka gerekli ilgiyi ve değeri görmeli… Görmeli ki mesleki motivasyonu hep yüksek kalsın!

Bastada ilk yediğim şey, portakallı bademli mercimek çorbasıydı. Sanıyorum ki şu dönemlerde yoktur. Mevsimsel bir menü oluşturmaya gayret ediyorlar. Çorba inanılmaz lezzetliydi, kıvamı tam sevdiğim gibiydi.  Üzerindeki bademli kruton da lezzetini ikiye katlıyordu. Bu arada tüm yemeklerin emayelerde servis edilmesi ise mekanın küçük ve sıcak havasını daha da arttırmış.

Daha sonra kendi yapımları ayran ile kuzu dürüm yedim. Şöyle anlatayım ki, kuzuyu hiç çiğnemenize gerek kalmıyor. Çiğnemeye kıyamıyorsunuz. 🙂  Ayran da çok lezzetli. Tıpkı ev yoğurduyla yapılan hafif ekşi ve kıvamlı ayranlar gibi.

O kadar yumuşak ki ne yediğinizi anlayamadan bitiveriyor. Dürümdeki lavaş da çok güzeldi. Hem tazecik, hem de yumuşak. İçindeki tüm malzemelerle inanılmaz bir bütünlük sağlamış. Sanıyorum ki karamelize soğan da vardı. Belki yanılıyorumdur. Yakın zamanda tekrar gidip biraz daha yakından tanımaya çalışırım kuzu dürümü 🙂

Bu arada kendi tarzlarında yorumladıkları Basta Sütlaç’ı da tatmıştık. Fakat fotoğraf çekmeyi unutmuşuz. O da çok lezzetli ve farklıydı. Fakat klasik sütlaç beklentisiyle sipariş etmeyin. Üzerinde fındık krokan ve karamel vardı. Ben çoook sevdim. Çok sevilen Paris Breast’i henüz tadamadım.

Bu arada Basta’yı diğer bir çok mekandan ayıran en önemli şey kullanılan malzemelerin çoğunun en yerel ve gerçekten yüksek kaliteli ürünler olmasına özen göstermeleri… Mevsimsellik, yerel gıdalar gibi gıda sektöründe yükselen değerlere önem verdiklerini görebilirsiniz. Eğer ziyaret ederseniz bu konularda bilgi almaktan çekinmeyin. Şeflerinin bu konuda size samimiyetle cevap vereceklerinden emin olabilirsiniz.

Sonraki gidişimde kuzu dürümü de yedim. Yine kendi yaptıkları brioche ekmeğiyle iri çekilmiş kuzu kıymadan yapılıyor. Eğer etrafınızda ben asla kuzu yemem, ıyyy iğrenç kokan biri var ise Basta’ya getirip ne yediğini söylemeden yedirebilirsiniz. O kadar leziz ve sulu bir köfte ki… Tek başına ona doymanız zaten mümkün değil. Ya 2 tane yiyin ya da başka bir dürümle beraber sipariş edin.

Bunlara ek olarak yine kendi yaptıkları sucukla hazırlanan sucuk dürümü denedim. Aynı şekilde çok sevdim. Normal sucuklara göre çok daha tok ve doyurucu. En yakın zamanda tavuk dürüm, humus ve paris breast’i denemek istiyorum.

Gideceklere tavsiyem, hafta içi biraz daha sakin oluyor. Eğer vaktiniz var ise hafta içi öğleden sonra gidip rahat rahat oturarak hem mutfağın dinamik ortamını izlersiniz, hem de doya doya acele etmeden yemeğinizi yersiniz.

Basta’nın instagram hesabını takip ederseniz dönem dönem çok çılgın şeyler yaptıklarını da görebilirsiniz. Bazen İzmir’deki Asım Usta’dan kokoreç getiriyorlar, geçen haftalarda da ördek dürümü gördüm. Her an farklı sürprizler de olabilir.

https://www.instagram.com/basta_food/

Fiyatlara gelecek olursak, kuzu dürüm 19 TL, kuzu burger 23 TL, basta sütlaç 10 TL,  sucuk dürüm 17 TL, ayran 5 TL…

Diğer ürünlerin fiyat bilgilerine zomato’dan ulaşabilirsiniz.

Ziyaret ettikten sonra fikirlerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın!

Afiyetle!

Selenay Kübra KOÇER