kimsenin konuşmadığı bir şey var

Giriş

Uzun ve yalancı bir kışın ardından, ilk kez güneş açıyordu İstanbul’a. Kimsenin önemsediği bir durum değildi bu. Yalancı olan şeyleri çabuk kanıksar hale gelmiştik. Koca bir şehir nasıl uyur/susar, nasıl saklar kirlerini kışın kanatlarında öğrenmiştik. Belki de biz şehirliler öğrettik bunu ona. Onun ne suçu olabilirdi ki?

Herkesin iyi bildiği bir şeyler vardı aslında… Bunu kestirmeden bulanlar şanslı. Peki ya bulamayanlar? Aradıkça daha da kaybolanlar ne olacaktı? İşte bunu anlatmak istiyordu yazar. Aslında bir yandan da fazlasıyla eğreti geliyordu bu konu. Sahiden, bunu binlerce kez yazmadılar mı? Her şeyi binlerce kez anlatmadılar mı?

Ama yine de anlayamayanlar var. Belki de yazar arayıcı kişi olduğunu gizlemek için bunu yapacaktı. Bilirsiniz, arayışta olanlar hoş karşılanmaz. Arayışta olanlar, toplumun koparıp attığı kanserli et parçalarıdır. Görmezden gelmek için narkoz ve cerrahi operasyonu göze alan yüzlercesi tarafından, kabul görmeyen bu virüslü varlıklar; kılık değiştirirler.

Arayışta olan; arayışının kabul görmeyen yolculuğunu gizlemek için yazarcılık oynamaya karar verdiğinde oldukça toydu. Birazdan okumaya başlayacağınız bu notlar, o toy yazarın yolculuğunun gizli koridorlarından fazlası değil. Oralarda korkaklara yer yok. Fazla bilmişlere de.

Yalnızca merak edenlerin görebileceği bir dünya.

Bölüm 1

Gerçek bir roman kahramanı sabahın ilk ışıklarıyla uyandığında, üzerine mevsimin pırıltıları dökülür. Parlak bir kış sabahında, yanında uyandığı kusursuz erkeğin bakışları üzerinde olur. Ya benim?

Odam dört mevsimde de ışık almıyordu. Üstelik yanımdaki adam akşamdan beri sırtı dönük uyuyordu. Belki de böyle bir sabahta yapmam gereken şey, evin ve fazla zorlama bir sabahın sertliğini kahve kokusuyla kırmak olurdu. Ama benim kahve makinem ya da kahvem yok. Üstelik kahvaltı yapmadan önce kahve içmekten de hiç hoşlanmam. Böyle bir sabahı ısıtmanın bir yolu var mı? Varsa da bildiğimi hiç sanmıyorum. İstediğim tek şey, akşamları uzatmak olurdu.

İnsanların birbirine sırtını dönerek uyuduğu o akşamları uzatmak… Yanımda uyuyan o şeyin benimle hiçbir alakası yok… Dünyayla da. Üstelik ben bu sabahları öyle çok yaşadım ki…

Belki de değiştirmenin tek yolu yazmaktı. Yazmak ve yazdıklarımın arasında, enkazda kalanları kurtarmak. Çünkü her birimiz, başka birinin zihninden dökülmeyenlerin enkazı olarak geldik dünyaya. Bunun bir deprem olduğunu kabul etmek için korkağız.

Binlerce kez yattığım akşamlarda düşündüğüm tek şey bu olurdu. İçimizde uyuyakalan cüceleri nasıl uyandıracağız? Böyle hikâyelere, çocukken uyku öncesi babasından masal dinleyenler aşina.

Bir de dinlemeyenler var. Kendi içinden, kendi masalını yazanlar ve tüm hayatı boyunca kendi sesinden bu masalı okuyanlar…

Kalabalık bir parkta, çocukların kahkahalarını düşünün. Orada sıkışıp kaldığınızı ve sizi uyandırmasını beklediğiniz alarmın sonsuza dek ertelendiğini…

İçimde büyüttüğüm o masala artık inanmayan bir kadın oldum. İnsan kendi masalına inanmayı bıraktığında sevimsizleşiyor her şey. Böyle böyle adımları ağırlaşan bir ölüler ordusu olduk İstanbul’da. Bu ordunun hiçbir askeri, ötekinin ayak seslerini duymuyor. Adımlarımız havada yürümeyi öğrendik. Çünkü çıkarttığımız sesler, başkalarını masallarından uyandırabilir.

Sağır ve kör olanlar, kalpsiz değildir. Zamanla tüm iyilerin görünmez olduğu bir yer burası. Merhaba şehir, merhaba İstanbul.

Boğazında bir yumruyla yaşamayı bilenlerin evi, hiç konuşmayanların veyahut konuşurken kendi sesini tanımayanların kenti. Yalnızlığı kapının önünden süpür. Kimse anlamasın ve el çırpmasın olanlara. Birileri ölürken sessiz kalanları, politikacıları, kötülük muhafızlarını sen büyüttün. Geriye kalanlar da evlerine kapandı.

Bölüm 2

Aradan geçen yılları bir tek ben biliyordum. Ne olduğunu ve o andan sonra zamanın bende gerçek dışı akışını… Artık geçen şeyleri dakikalarla, saatlerle veya yıllarla hesaplamıyordum. Kalanlar, yitirilenler, eksilenler, asla dönmeyenler ve beni bambaşka biri yapanlar… Adadayken en çok neyden korkardım biliyor musunuz? Akşam yemeklerini geçiştiren, krakerlere yoğurt banan biri olmaktan. Mutsuzluğu otobüs direklerine yapışan somurtkan biri olmaktan. Bu korkuyu içimde nasıl büyüttüysem, her şeyden çok gerçek oldu. Galiba insan en büyük korkusunu daha kolay yaşıyor.

Tüm günü evde geçirdim. Evde her şeyden ve herkesten uzakta olmayı seviyorum. Kendi mutluluğumla veya mutsuzluğumla, yalıtılmayı seviyorum. Çünkü herhangi bir duygunun başkaları tarafından işgal edilmesi çok kolay!

Beni bilenler bilir. Çok konuşurum, çok anlatırım. Zamanla en basit şeyleri bile anlatmak yerine kendi kendime konuşmayı daha çok sever oldum.

Evde olmayı seviyorum çünkü bir kış günü ayaklarımı ısıtmanın en kolay yolu battaniyeye sarılmak. Adada Şule’yle basit yaşadığımız günleri özlüyorum. Birbirimize anlattıklarımıza şaşırma duygusunu hiç yitirmezdik. Tüm duygularımız geçişkendi. Sanki aramızda küçük bir kaydırak vardı ve çoğu zaman kelimeler ağzımızdan çıkmadan; susarak, uyuyarak, yemek yiyerek yahut kahve içerek anlaşırdık. Kalplerimiz birbirimize açıktı. Şehirlerde yaşayan insanlarda ne var biliyor musunuz? Sadece başkalarına değil, kendilerine de kapalılar. Burada tanıdığım her insanı bir yere kadar sevebiliyorum. Çünkü bir noktadan sonra aramızdaki ilişki bomboş ve karanlık bir odaya çıkıyor. Oradayken saatlerce konuşsak da her şey karanlığa gömülüyor. Sözcükler havada uçuşuyor ve hiçbirimiz yakalamak için çaba göstermiyoruz.

Burada tanıdığım her şeye ve herkese büyük bir kırgınlığım var. Mesela artık inceliklerle uğraşmaya halim yok. Küçük notlar yazmaya, sürprizler yapmaya, duygularımı olağan şiddetiyle yaşamaya… Çünkü “büyük” insanların ciddi hayatlarında, her şeyin sadece 1 dakikalık öneme sahip olmasından çok sıkıldım.

Birinin bana güzel bir iyilik yaptıktan sonra acaba bunu karşıma ne zaman geri çıkaracağını düşünmekten çok sıkıldım. Çünkü artık biliyorum ki, insanlar yaptıkları tüm iyilikleri, zamanı geldiğinde kınından çıkarıp saplamak için besliyor içinde.

Küçükken inandığım masalların bittiği yerden sesleniyorum. Prensesler bakire değil, cadılar elma numarasını çoktan aştı, krallar çocuklarını çoktan unuttu ve prensleri zaten gören yok.

 

Selenay.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: