Menü Başlangıç

Malatya’ya doyamadık!

Çok uzun süredir yazılmayı bekleyen bir yazıyı ancak kaleme alabiliyorum.

Umarım anlatmak istediğim her şeyi atlamadan size aktarabileceğim. Çünkü ben bu geziyi yapalı neredeyse 2 ay oldu. Malatya’dan çok etkilenmiş şekilde dönmüştüm. Çünkü İstanbul’a taşındıktan sonra unuttuğum, özlediğim, yaşamak istediğim duyguları kısa sürede bana tattırmıştı.

Toplumun kendi içinde, herhangi bir emir-komuta zinciri olmadan, çıkar duygusu gütmeden, yardımlaşmayı alışkanlık haline getirmesi, birbirinin işini kolaylaştırması, paylaşmayı günlük rutinin temel ilkeleri arasına yerleştirmesi bence paha biçilemez bir şey, hele ki şu içinde bulunduğumuz çağda! Daha kıymetli ne olabilir?

Malatya’da bu paylaşım ruhu üzerinize bulaşıyor, girdiğiniz her kapıdan sıcaklık ve eliniz kolunuz ikram edilen şeylerle çıkıyorsunuz.

O zaman hikayeye en baştan başlıyorum.

Malatya Havalimanı’na indikten sonra hemen Arapgir’e geçtik. İlk noktamız orasıydı. Arapgir’in adını da ilk kez duyduğumu söylemeliyim. Malatya’ya da ilk gidişimdi. Arapgir Malatya’ya 1 saat uzaklıkta, konum olarak çok önemli. Şimdi size bahsedeceğim rotayı oluşturarak kendinize çok lezzetli bir seyahat oluşturabilirsiniz.

Bu rotadan ilham alarak minimum 10 günlük bir seyahatle Malatya, Sivas, Elazığ, Erzincan ve uzatmak isterseniz yine sınırdaki farklı ilçelerle çok keyifli ve büyüleyici bir tur yapabilirsiniz. Bilmediğiniz coğrafyalarda, bilmediğiniz tatları keşfetmek; bir plajda kümbet gibi oturmaktan daha keyifli geliyorsa muhakkak yapmalısınız. Çünkü bu rotada özel bir araçla gezmek, kesinlikle çok daha ekonomik olacak. Lokantalar ucuz, oteller ucuz, bölge çok sakin. Sahiden, tüm Akdeniz’in iliğini kurutan, çıkarcı ve paragöz işletmecilerden sıkılmadınız mı?

Anadolu insanın gözünü açacak. Yediklerinizi gördükçe şaşıracaksınız. Bu yiyecekler nasıl bu kadar ucuz olabilir? Biz İstanbul’da bir peynire bu kadar para verirken, bu insanlar ne kadar kazanıyor? Üreticiler ne kadar kazanıyor diye sorgulayacaksınız, çünkü gerçekten sorgulanması gereken bir konu. İnanılmaz taze, inanılmaz doğal bir peyniri Malatya’da kilosu 10 TL’den alırken, İstanbul’da onun yarısı kadar kalitesi olmayan bir peynirin kilosu 30 TL’den aşağı olmuyor. Peki gerçekten üretici bunun ne kadarını kazanıyor???

Bu seyahat sadece sizi yeni kültürlerle değil, dünyanın ve kapitalizmin gerçekleriyle de tanıştıracak. İnsanların üretmek, beslemek, yetiştirmek konusunda neden küstüğünü anlayacaksınız.

Evet, yazının başına dönecek olursam; ilk noktamız Arapgir’di. Otele yerleşip hemen “Arapgirli Kadınlar Dayanışma Derneği”nin bizler için hazırladığı bölge lezzetleriyle kahvaltı yapmaya gittik. Otelden etkinliğin yapılacağı Millet Hanı’na giderken küçük bir pideci gördüm. Fotoğraf çekmek istedim. İçeri girince fırın kürekçisinin kadın olduğunu görmemle şaşırmam bir oldu. İstanbul’da erkek işi olarak bilinen bir mesleği, Anadolu’da bir kadının icra etmesi beni çok şaşırttı ve etkiledi. İnanılmaz mutlu oldum. Dahası, Malatya içinde bunu çok daha fazla görecek ve etkilenecektim 🙂

Malatya’da hiç somun ekmek görmedim desem? Ekmek yerine hep bu çok lezzetli, tazecik pideler tüketiliyor. Her mahallede böyle fırınlar var. Hatta eskiden bizim oralarda (Darıca’da) da yemeklerimizi fırınlara götürürdük. Bu gelenek Malatya’da hala devam etmekte. Hem de öyle özel yemekler falan değil, bildiğiniz günlük yemekleri de götürüyorlar insanlar.

( Malatya merkezde bir esnafın fırına getirdiği yemeğe şahit oldum. Yazıda yeri gelince ondan da söz edeceğim. )

Bu fırında gördüğünüz pidelerin dışında bir de çörek denilen, mayalı bir hamurişi tattım. Sağ olsunlar fotoğraf çektiğim yetmiyormuş gibi hemen elime tutuşturdular. Gerçekten çok sevdim tadını.

Sözünü ettiğim mayalı çörek. Ben bunu çantaya atmışım ucundan kopardıktan sonra. Orada da unutmuşum. Taa İstanbul’a kadar geldi benimle. Hafif bayatlamıştı tabi. Peki ben kendisini ne yaptım? Evde çok az fesleğen sosum vardı. Onu 1 tane yumurtayla çırptım. Küp küp kestiğim pideleri bu karışıma banıp fırınladım. İnanılmaz bir şey oldu! Çörekte çok hafif şekerli bir tat var. Ama böyle şeker eklenmiş gibi değil de, sanki tuzsuz hamura 1 tatlı kaşığı koyulmuş gibi. Fırınlanıp kuruyunca çok lezzetli oldu.

Pideler farklı boylarda ve şekillerde üretiliyor. Farklı fırınlarda çektiğim farklı pideleri yazının devamında görebileceksiniz. 🙂

Daha sonra çantamda pidem, elimde makinem Millet Hanı’na doğru gidiverdik. Zaten çok yakındı. 200 metre desem yeridir. Millet Hanı, Arapgir’de sanırım kalınacak en güzel 2-3 yerden biridir. Çok temiz, otantık, serin. Yemekleri lezzetli, çalışanları çok tatlı 🙂

Sevgili Nilhan Aras, Sinan Çakmak, Damla Işıkdoğan, İlkay Kanık.

Otelin gecelik fiyatı kişi başı kahvaltı dahil 60 TL desem, hala Bodrum’da 5 yıldızlı otellerde tatil yapmak için çıldırır mısınız? 🙂

Bizler için hazırlanan yöresel kahvaltılık tatlara değinmek istiyorum şimdi tek tek. Tabi bu lezzetlerin her biri sadece kahvaltıya özel değil, çayın yanında, kuşluk vaktinde, bazen akşam yemeğinde de yenilebilir. Zaten Anadolu’da bizim bildiğimiz gibi “köy kahvaltısı” adı altında bir şey yok. Hangi köylü öyle 50 çeşit kahvaltılıkla kahvaltı yapsın? O anca bizim organik meraklısı, köylere sergi muamelesi yapan İstanbullu görgüsüzlerin işi. Anadolu’da da kahvaltı demek, tarlaya da ağır işlere girişmeden önce, enerjiyi güzelce toplamayı sağlayacak bir öğün yapıp işlere koyulmak demek. O yüzden daha ağır, karbonhidrat içeren yiyecekler tercih edilir. Çünkü öyle şimdiki gibi günde 5 öğün yenmez. Bir sabah bir akşam yenir. Sağlam yiyip dinç kalmak gerekir. Yine de biz İstanbulluların kahvaltı algısına uygun ne kadar yöresel tat varsa hepsini hazırlamış Arapgirli Kadınlar… Ellerine sağlık!

Şöyle bir genel bakalım sofraya, gözlerimiz fal taşı gibi açılsın 🙂 Ardından ufak ufak inceleyelim her birini…

Sağ üstte sarı sarı parlayan şey, kuru kaymak. Rengi size de farklı geldi mi? Kaymağı hep beyaz biliriz. Ama işte bölge hayvanının beslenme alışkanlıkları elde edilen ürünlere de yansıyor. Kaymağın ne sütünden olduğunu hatırlamıyorum açıkçası, ama peynirlerin hepsi keçi, koyun sütünden. Hiç ıııyyk demeyin. Gerçekten buradaki peynirler o kadar ağır kokmuyor. Sadece kendine has hoş bir rayihası var. İstanbul’da bende marketten alınan bir koyun peynirini yiyemem. Ama burada löp löp yedim. Sol altta tereyağı ve dut-üzüm olmak üzere iki çeşit pekmez var. Pekmezin krallığındayız zaten. Beni tanıyanlar bilir, pekmez canım ciğerim. Bu iki pekmezi de sevdim. Gerçekten şekersiz yapılmış besbelli, tadı çok güzeldi ve genzi yakmıyordu. Ortada gördüğünüz koyu renkli yapraklar taze reyhan. İşte sürpriz, Arapgir tam bir Reyhan cenneti. 

Yoksa siz biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum vallahi! Reyhan tarlasına uzaktan bakmak ne zevkliymiş. Zaten hep çok büyüleyici bir renginin olduğunu düşünürdüm. İnsan gezdikçe neyi fark ediyor biliyor musunuz? Biz ülkemizi hiç tanımıyoruz. Çünkü yeteri kadar tanıtılmıyor. Sadece yabancılara değil. Bizlere de tanıtılmıyor. Turistler gibi biz de ülkeyi kebap-dönerden ibaret sanıyoruz. O kadar uçsuz zenginliğe sahip topraklarda yaşıyoruz ki, gittiğiniz her yerde şaşıracak bir şey bulmak mümkün. O sebeple dünyanın bir başka ucuna açılmaya heves ettiğimiz kadar, kendi ülkemizde adını dahi duymadığımız yerleri de merak etsek keşke. En azından çocuklarımıza merak edilecek uçsuz zenginliklerin olduğunu anlatabilsek. Çünkü bizim benimseyip tanıyamadığımız şeyleri başkalarına nasıl anlatabiliriz? Anlatamayız. Sonra tabi kebap-döner cumhuriyeti oluruz. İki tane dandik Gastronomi bilmem nesi yaparlar. Herkes ekmeğini cukkalayıp alkışını alıp ayrılır. Çok normal. Ülkede para kazanmaktan başka kaidesi olan insan bulmak çok zor. Neyse konumuza dönelim.

Bez sucuk rocks! Gerçekten çok hoştu. Malatya’nın kavurucu sıcağı sucuğu da nasiplendirmiş.

Bibişkomun da yaptığı gibi, Türkiye’nin her yerinde yapılan pişi, bişi, hamur kızartması, lokma, lokum(bu ikisi genelde ufak top top olanlara söylenir). Burada tamamen tuzlu yapılıp üzerine toz şeker serpiliyor.

Halfeti’de yediğim semseğe çok benziyor. Peynir, patates, kıymalı neli dilerseniz…

Taze Malatya Peyniri…

Bal çok iyiydi… Bir adet balcı numarası aldım. Yazının burasına iliştireyim, kartı da epey esprili. 🙂

Ben gezerken instagramdan bir mesaj atan Dila Kızmaz’a tam da bu noktada çok çok sevgilerimi göndereyim 🙂 Dila Arapgirliymiş. Bu kart ise onun dedesinin dükkanına ait. Ben de bunu duyunca hemen sevinip dükkana koştum. Dedesi orada değildi fakat dayısına bir selam verip kartını alıverdim 🙂

Ceviz sulusu. Dövülmüş ceviz, koyun peyniri, reyhan, salatalık, maydanoz ve pulbiberle yapılıyor. Cevizi yağı çıkana kadar dövüp ince doğranmış salatalık ve su ekleniyor. Bol da sarmısak!

Ekşileme. Bir çeşit mayalı ekmek. Lavaş gibi ince, yumuşak. Üzerine tereyağı ve baharatlar!

Reyhanlı peyvaz. Aslında patates salatası, piyaz arası bir şey 🙂 Peyvaz da piyazı anımsattı bana zaten. Üzerinde de görüldüğü üzre haşlanmış yumurta.

 

Solda pekmezli kaygana, sağda ballı kaygana. Kaygana aslında bir çeşit omlet. Bazı yerlerde daha çok krepe yakın bir kıvamda yapılır un ve yoğurt eklenerek. Ama buradaki düz omlet gibiydi.

EEEE boşuna pekmezin yıldızı demedik. Ceviz, pekmez, dut bir araya gelince neler neler oluveriyor! Çok lezzetliydi. Gerçekten seri üretim olanları unutun. Büyük kuruyemiş markalarındaki de daha şekerli oluyor. Bunlar gerçekten çok hafifti. Sade meyvenin o öz şekeriyle yapılmış. Tadından belli oluyor.

Bu ise köpük pestili. Ben hayatımda ilk kez yedim. Yine çok hafif ve lezzetliydi. Gerçekten köpük süngeri gibi yumuşacıktı. Üzüm pekmeziyle yapılmış.

Tuzlu ve tuzsuz olmak üzre Arapgir peyniri. Üstteki hellimle kapışır. 🙂

Ve tabi ki Reyhan Şerbeti… Gerçekten serinletici, sadece ve lezzetli.

Sonsuz reçel çeşitleri! Bölgede çok fazla çiçekten reçel yapılıyor. Zaten meyve cenneti olduğu için de çeşitlilik bol.

 

İsim isim merak edenler için de şöyle vermiş olalım… Gördüğünüz gibi envai çeşit çiçekten reçeller yapılmakta…

Kahvaltıdan son kare ise issot kebabı… Neden kebap? Burada küçük bir bilgi vermek istiyorum. Kebab-kebap kelimesi aslında bir pişirme yöntemini aklımıza getirmeli. Yani fırında ya da ocakta değil de, ateş üzerinde pişirildiğini anlatıyor bize. Eğer Baburname’yi okuyanlar var ise, orada kebap kelimesinin çok sık geçtiğini hatırlayacaktır. Fakat orada anlattığı kebap, günümüzdeki gibi şişe geçirilen satır kıyma değil, herhangi bir etin ateş üzerinde pişirilmesidir. Malatya’nın körpe biberlerinin de ateş üstünde közlenmesi/pişirilmesi ve ardından soyulmasıyla beraber güzel bir lezzet ortaya çıkıyor. Buna da issot kebabı deniyor.

Bir şölen gibi geçen kahvaltıdan sonra ufak ufak gezmeye başlıyoruz Arapgir’i…

İlk önce otele yürüme mesafesinde, 5 dakika uzaklıkta eski bir mahalleye gidiyoruz.

Bu mahallede bize de çok sürpriz olan bir yere gidiyoruz. Eski Arapgir esnafı Asım Külah’ın evi. Asım Amca, evini müze gibi düzenlemiş. Her şeyi saklamış. Anadolu kültürünün tarihine tatlı bir yolculuk gibi evi.  Bu eşyalar bu toprakların sosyal yaşamını, yemek kültürünü, geleneklerini anlatıyor bize. Her biri çok kıymetli. Hem de kendi kendine yapıyor bunu. Kimseye bağlı değil, kimseden destek alıyor değil. Tamamen kendi tutkusu. Gerçek bir saygıyla geziyoruz evini. Üstelik kim isterse kapılarını açıp gezdiriyormuş. Yolunuz düşerse esnafa sorarak bulabilirsiniz Asım Amca’yı.

 

Sevgili Asım Amca bizlere yanık sesiyle türküler ve ilahiler okuyor. 🙂

Bu keyifli ev ziyaretinin ardından bir başka güzelliğe gidiyoruz. Kozluk Çayı’na. Orada bizi tekrar şaşkına uğratacak olan Gırnatacı Ümit Abi’yi dinlemeye gidiyoruz. Arapgir merkezden 17 km uzaklıkta olan, Kaya Arası Kanyonu’nun başlangıcında olan bu çay çok keyifli bir yer.

Bu kanyon ise doğa sporları için oldukça uygun. Aslında Malatya ve çevresi genel olarak doğa sporlarına çok uygun. Bizim gittiğimiz tarihlerde Fotocamp festivali vardı Arapgir’de. Bir sürü fotoğrafçı bu bölgede kamp yapıyordu. Şimdi açıkça konuşmak gerekirse, Türkiye’de bir sürü yerde kamp yaptım. Sıkıntıları biliyorum. Rahatlıkla söyleyebilirim, buralarda çok keyifli kamp yapabilirsiniz. Arapgir halkı çok rahat, saygılı. Alkol kullanımında sorun yaşamazsınız. Malatya biraz daha muhafazakar ama dediğim gibi Arapgir çok rahat bir yer. Anadolu’da böyle bir yerle karşılaşmayı beklemezsiniz. Birazdan göreceğiniz fotoğraflarla da anlayacaksınız ne demek istediğimi 🙂

Bu köprüyü gördükten sonra sağa devam ediyorsunuz yürüyerek. Çay burada yer alıyor. Gırnatacı abimiz de burada yaşıyor. Kendisi yerel Robinson Crusoe 🙂 Yalnız başına burada yaşıyor, gelene gidene çay veriyor. İçkiyi ve gırnatayı seviyor. Çok güzel çalıp söylüyor. Yaz kış burada hem de. Dereye girip çıkar, içkisini içer o kadar.

 

Bizi görünce hemen çalmaya başlıyor Gırnatacı Ümit Aydın 🙂

Ümit Abiyi de dinledikten sonra Arapgir’deki tarihi dokuları takip etmeye devam ediyoruz. Burası Kurtuluş Savaşında Çanakkale Cephesi Komutanlığı yapmış olan Cevat Çobanlı Paşa’nın konağı… Yakında Belediye tarafından restoresi tamamlanıp halkın kullanımına açılacak.

Buradan sonra Arapgir Çarşısına geçiyoruz. Arapgir’de nerede ne yiyelim diye soranlara cevap vermek çok kolay. Merkezde Şan Lokantası. Yerel halkında severek gittiği bu lokantada bölgenin en güzel yemeklerini yiyebilirsiniz. Ağırlıklı olarak küçükbaş eti kullanılıyor. Kuyuda pişmiş keçi yedik. Koku yoktu, yumuşaktı. Normalde yemem. Ben dahi severek yedim. Ön yargıyla yaklaşmadan önce bir kere denemelisiniz mutlaka 🙂

Önceden arayıp özel bir şey hazırlatmak isteyenler ya da bilgi almak isteyenler için numarayı bırakıyorum böyle…

Şan Lokantası: 0422-811-31-91 / 92 Hükümet cad. No:1 Arapgir-Malatya

E başlarda söylemiştim, mahallelerde bolca fırın var. Bizler hamur seven bir milletiz. Kaçar mı benden de? Hemen daldım bir tanesine. Farklı bir şey hazırlıyorlardı. 

Sanki klasik pide yaparmış gibi başlayıp gördüğünüz özel şekli veriyorlar önce.

Şeklini verip bir süre fırınlıyorlar. Tamamen pişirmeden geri çıkarıp kenarlarını fotoğraftaki hale getiriyorlar.

Ardından sahneyi öteki abimiz alıyor, tuzsuz Arapgir peynirini ufalayıp dolduruyor içine. Sanıyoruz ki sıradan peynirli bir pide? Çok ayıp…

Fırından çıkar çıkmaz sıcacıkken tozşekeri serpiştiriyoruz güzelce… Sonra tekrar fırın.

Ve final :))

Gerçekten çok lezzetliydi. Bu pide Arapgir’de siparişle yapılırmış. Yaptırmak isteyen malzemelerini götürüyor, anlatıyor. Sonra verilen saatte gidip geri alıyor. Ne güzel değil mi?

Son olarak, çok tatlı bir şeyden daha bahsedeceğim. Arapgir’in elleriyle ayakkabı yapan, değerli Zanaatkarı… Hakan Kundura… Babasından öğrendiği bu zanaatı, günümüze kadar icra ediyor… Fakat bakırcılıkta da olduğu gibi mesleğini öğretebileceği yeni bir kuşak yok. Ayakkabıları telefonla da sipariş edebilirsiniz. Arapgir’e yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin. Kadınlar için farklı renklerde tek bir model yapmakta fakat erkek ayakkabılarında çeşit çok daha fazla.

EE, artık akşam yemeğine geçelim. Bu kadar geziden sonra karnımız acıktı 🙂 Sırf bu akşam yemeği için pideden herkes birer lokmacık tattı. Akşam yemeğinden beklenti büyüktü:) Yine Millet Hanı’na dönüyoruz. Arapgirli Kadınlar Dayanışma Derneği’nin hazırladığı yemekleri afiyetle yiyeceğiz. Hazırsanız başlıyoruz, kemerleri bağlayın, mide gurultularınızı nasıl geçirirsiniz bilemem:)

Alabalıklı bulgur pilavı

 

Ben bunu Artvin’de ve Karadeniz’de yapılan Silor-Siron’a benzettim. İsmen de benziyor zaten.

A

Pekmezli un helvası

Akıtma biciği

Top Köfte

Bulgur ve pirinç karışımıyla yapılan bir pilav.

Yağlı ballı yufka

Ayıla bayıla yediğimiz peynirli-şekerli pide:)

Elma galayısı

Daha burada anlata anlata bitiremeyeceğim çok yemek var tabi ki. Ama en özellerini göstermek istedim. Yemeklerin genel özellikleri, meyve kullanımının yoğun olması. Tatlılarda da bal-pekmezle tatlandırma yaygın. Bakliyat ürünlerini karıştırarak yapılan çok fazla tarif var. Mesela mercimekli bulgur, mercimekli pirinç… Tüm Anadolu’da olduğu gibi, bulgur burada da baş rol oluşunu kaybetmiyor 🙂 Et yemekleri genellikle keçi ve koyun ağırlıklı. Dana etini çok seyrek görürsünüz. Süt ürünlerinde de öyleydi.

Millet Hanı’nda o kadar güzel ağırlandık ki, akşama kadar oradaki tatlı ablalarımızın ellerinden çaylar kahveler eşliğinde sohbet ettik. Giderken de son bir veda pozu verdiler bize. Tüm emekçi kadınlarımız gibi dünya harikası kadınlar… Sonsuz teşekkür ediyorum kendilerine…

Bu geceyi böyle sonlandırıyoruz. İkinci gün ise Malatya için yollara düşecek idik.

Kahvaltıda yine otelimizdeki tatlı ablalarımızın hazırladığı yöresel lezzetlerden nasibimizi aldık:)

Kömbe… Bu tarz kömbeye Kürt kömbesi deniyormuş bölgede… Bunun dışında klasik peynir, zeytin ve benim dibini gördüğüm pekmez var idi:) Malatya merkeze doğru giderken benim çok hoşuma giden bir şeyle karşılaştık. Hiç yorum yapmayacağım, alttakileri okursanız anlayacaksınız 🙂

Oradan doğa harikası Levent Vadisi’ne gittik… Akçadağ ilçe sınırları içinde çeşitli jeolojik olaylar sonucunda meydana gelen Levent Vadisi’nde, vadi boyunca farklı büyüklükte mağaralar mevcut. Bağköy civarında, Geç Hitit ve Roma Dönemi’ne ait olduğu düşünülen kaya kabartması, kaya mezarları ve tümülüsler mevcuttur. Macerayı seven doğa yürüyüşleri için tarihsel değerlerin görülebileceği çekici bir mekan. Sahiden çok güzeldi. Güzel de bir seyir terası yapmışlar. Doğa sporlarıyla ilgilenenler mutlaka gelip görmeli.

Yazının başından beri eminim herkes kayısı bekliyordu. Ama ben de gezinin tam bu noktasına kadar çarşı pazarda satılan hariç kayısı görmedim:) Aslında en az kayısı kadar tanınması gereken çok lezzeti var ama kayısısı parlamış. Zaten onun övgüye ihtiyacı yok, herkes bilir ne kadar leziz olduğunu… Dünyada önemli üreticiler arasında olduğumuzu biliyor musunuz kayısı konusunda… En az Malatya kayısısı kadar önemli olan bir kayısı çeşidi daha var… Hazır yeri gelmişken ona da değineyim. Iğdır Kayısısı… Kendisi yassı ve inanılmaz tatlı bir türdür. Onu pazarlarda göremeyiz. Çünkü bildiğim kadarıyla çok büyük bir kısmı ithal ediliyor. Çünkü gerçekten çok kaliteli…

Bu klasik Malatya kaysısı 🙂

Yöre halkının  “mişmiş” adını verdiği kayısı, bu şehirle özdeşleşmiş bir meyvedir. Ekonomisine katkılarının yanında Malatya kültürünü ve mutfağını da etkilemiştir. Tüm bunların dışında en heyecan verici bulduğum kısım ise sadece kayısının kendisinin değil, çekirdeğinin de yeni bir ekonomik kapı açmasıdır.

Malatya’da geziye Yeşilyurt’la devam ediyoruz. Yeşilyurt, merkezden ve öteki ilçelerden, yemeğe ve kahvaltıya gelenleri ağırlayan, doğası güzel bir ilçe. Merkeze de çok yakın. Su sesleriyle bezeli otantik lokantalar var bol bol… Yeşilyurt’ta küçük bir mahalleye giriyoruz. Orada bir lavaş imalathanesine dalıyoruz hemen. Meraktan çatladık. Aslında duraklarımız arasında yoktu. Biz görünce dayanamadık.

Bu lavaşların kepekli unla yapıldığını biliyor musunuz? Aslında Malatya’da birçok şey kepekli unla yapılıyormuş. Özel bir tercih değil bu, gelenek olarak böyle… Sonra ordan oraya derken bir tabela daha görüp merakla giriyoruz içeri. Burası da Yeşilyurt Girişimci Kadınlar Derneği’ymiş. Meğersem orada da hummalı bir hazırlık varmış. Malatya merkezde yapılacak olan bir festival için yöresel ürünlerle hazırlık yapıyorlar. Normal zamanlarda gelirseniz buradan alışveriş de yapabiliyorsunuz. Bizi bol bol beslemeyi ihmal etmediler, güzelce de anlattılar ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını… İstedikleri tek şey, bu geleneklerin gerçekten kuşaktan kuşağa anlatılması… Anadolu’nun güzel kadınları, hoyrat coğrafyaları gibi inatçı, çalışkan…

 

Bu köfteler tirit (yani analı-kızlı) için hazırlanıyor.

Tirit’in içinde 3 farklı boyda bulgur köftesi ve nohut bulunuyor.

Tirit için olanlar:)

Bizler için hazırlanan içli köfteler. İnanın hayatımda yediğimin en en en iyisi!

Önemli püf noktaları şöyle… Bulgur çeşidi çok önemli. Hatta marka bile verdiler. Orta bulgur olarak bilinen bir bulgur, pilavlığın bir ufağı diye anlatıyorlar. Mutlaka almamız gereken markanın adı ise Eren Bulgur, çarşıda bulursunuz dediler. Burada içli köftenin hamuruna 2 kere çekilmiş koyun budu kıyması koyuluyor. Koyun eti sinirli olduğu için köftenin dışının daha kabuksu ve dağılmayan bir kabuk haline gelmesini sağlıyor. İçine de baharatlı dana kıyma koyuluyor. Önce haşlanıp sonra tereyağında bir güzel kızartılıyor. Gerçekten söylüyorum. Yediğim en en en iyi içli köfte buydu!

Bu nedir efenim? diye merak edenlere söylüyorum. Bu bence tamamen memleketim insanının artan malzeme değerlendirmesiyle ortaya çıkmış bir yöresel üründür. 🙂

İçli köftenin dış harcıyla yapılan, gördüğünüz özel şekli verildikten sonra önce haşlanıp, sonra yumurtaya bulanıp tereyağında kızartılan bir tür kahvaltılık, çay saati atıştırmalığı.

Kebabın püf noktası ise şu, bu kebapları yapıp haşladıktan sonra soğutmadan yumurtaya bulamıyoruz. Yoksa bulgur yumurtayı çekmez, yumurta ise akar.

Bu da çok lezzetliydi, zaten ben bulguru her türlü çok severim, beğenmemem imkansız:)

 

Kendilerine de sonsuz saygı ve sevgilerimi gönderiyorum, ellerinin hamurundan öperim 🙂

Sonraki adresimiz neresi? Artık bi çarşı pazar gezelim dimi? Valla yemekten insanın midesi ne kadar yorulursa, o kadar yorulacak hale gelmiştim. Ama yine de insan bırakamıyor. Çünkü gerçekten çok lezzetli 🙂

Sonrasında yine Yeşilyurt’ta bulunan bir peynirciyi ziyarete gidiyoruz. Sağ olsunlar, ufak bir tadım masası kurmuşlar. İmalathanelerinden bir kare göstermek istedim. Oldukça hijyenik ve butik çalışan bir yer.

Taze Malatya peyniri favorim oldu gerçekten. Gelirken 1 kg aldım. Kilosu 16 TL diye hatırlıyorum. Sabahları omletlerde çok lezzetli oluyordu. Yine koyun sütüyle yapılıyor. Ama belki inek-koyun karışıktır. Ben çok beğendiğim için kargoyla yollayıp yollamadıklarını sordum. Yolluyorlarmış, çok sevindim. Çünkü tüm süt ürünlerini çok beğendim. Bir de dükkanın sahibinin eşi Hataylıydı. İnanılmaz güzel bir çörek hazırlamış bize. 🙂 Mardin çöreğine benzettim ben aroma olarak.

T

Bu gördüğünüz ise acı ayran… Gerçekten benim için çok efsaneydi! Çünkü acıyı çok severim. Acı ve ekşi bir araya gelince çok güzel bir tat oluşmuş. Malatya’da herkesin severek tükettiği bir ayran çeşidi. Evde gayet kolay yapılabiliyormuş. Aslında bir gün deneyip tarif versem iyi olur sanırım. Pirpirim, acı cin biber ve yayık ayranını karıştırıp 2 gün dışarıda serin bir yerde bekleterek yapılıyormuş.

Sipariş vermek ya da incelemek isteyenler için:

http://www.malatyasutdiyari.com.tr/

Tabi peynirleri alıverdik, sonra herkes dükkanda koyu sohbete dalmışken rahat duramadım. Yanda büyükçe bir fırın görmüştüm. Oraya dalıverdim. Hayatımda gördüğüm en tatlı, en neşeli kadınlardan biriyle tanıştım burada 🙂

Tataam! Yine fırın başında dünya tatlısı bir kadın 🙂 İzlemek çok keyifli. Burası öteki fırınlara göre epey büyük bir yer. Çok çeşitli ürün yapıyorlar. Gözleme, farklı pide çeşitleri… Arkada mutfakta hamuru hazırlayan 2 kadın daha vardı. Burada kadınlar gıda alanında gayet aktif çalışıyor, yani İstanbul’da mutfakta çalışmak kadınlar için zordur safsatalarını burada görmedik 🙂 Oradayken bir patatesli gözleme içi hazırlamışlardı ki of… Tek başına yemek niyetine yenir…

Böyle bir harçla gözlemeyi İstanbul’da yapsalar, vallahi 1 çuval patates parası alırlar :))

Sohbet sırasında ufak bir çocuk elinde bir paketle geldi. Oradaki esnaflardan biri öğlen yemeğini pişirttirmek için yollamış. Bu tatlı ablamız da gayet sıcak bir şekilde aldı, karıştırdı ve fırına attı. Yemek gayet basit satır köfte 🙂 Ama kokusu burnunuza geliyor dimi?

Burada da yine bir çok şey kepekli ve çavdar undan hazırlanıyor. Hatta o lavaşlardan alıp yanımda getirdim. Buzluktan çıkarıp çıkarıp yiyorum. Çünkü İstanbul’da katkı maddesiz bir kepekli lavaş bulamıyoruz marketlerde.

Neşesi yüzüne yansımış bu kadının diyorum, sahiden abartmıyorum. Böyle güleç, böyle enerji dolu birini kolay kolay göremezsiniz 🙂

 

Bunlar da yaptıkları gözlemeler… Otlu, patatesli, peynirli…

EE, taş fırının nimetleri… O sebzeler bi güzel pişecek 🙂

Enerji ve motivasyonu depolayıp artık Malatya çarşısına geçiyoruz. Bu çarşıda neredeyse hiç kadın görmedim diyebilirim. Bakırcılar, kebapçılar, kelleciler… Keyifli bir yer. Ama abartmıyorum, gerçekten hiç kadın görmedim. Hatta çarşıya biz öyle rahatça girip fotoğraflar çekmeye başlayınca biraz garip bakışlara maruz da kaldık 🙂

Bir sürü kebapçı var ama bizim gideceğimiz yer belli. Vedat Milör’ün Türkiye’nin en iyi kebapçıları arasında gösterdiği yere gidiyoruz. Öz Güngör Kebap…

Şimdi gelelim bu kebabı bu kadar özel yapan unsurlara… Öncelikle söyleyelim, bu dana etinden değil. Koyun etinden bir kebap. Hiç yemem demeyin. İnanın zerre kokmuyor ve rahatsız etmiyor. Her şeyi yerinde yemek gerek kavramını daha iyi anlıyorum. Çünkü normal şartlarda ben de keçi-koyun ürünlerine mesafeliyim. Ama Anadolu’da öyle değil. Sahiden o rahatsız edici ağır koku olmadan, gerçek aromanın tadına varabiliyorsunuz. Bu kebap sadece zırhlanarak hazırlanıyor. Şişek eti (genç koyun) etinden hazırlanıyor. Yanında gelen köz sebzeler, pide ve ayranla beraber afiyetle yiyoruz. Esnaf bize hayretler içinde bakıyor 🙂

Bu sırada köşedeki dükkanda birilerinin bir şeyler yediğini görüp müsaade isteyerek çekiyorum. Gördüğünüz gibi, pide yemek burada ciddi bir alışkanlık. Her yerde bolca fırın görmemizin sebebi de bu.

Bahsettiğim gibi, bolca bakırcı ve kelleci var bu çarşıda… Hediyelik almak isteyenler, fotoğraf çekmek isteyenler mutlaka uğramalı…

Kelleciyle alakalı kısma gelmeden önce bu kısmın hafif mide zorlayıcı olduğunu itiraf etmeliyim 🙂 Onun için şimdiden özür diliyorum. Alışılagelmiş hijyen koşullarını beklemeyin. Gerçi kelle konusunda alışılagelmiş koşullar nelerdir bilmiyorum! Çünkü ilk kez böyle bir aşamaya şahit oluyorum.

O halde gördüğüm kadarını sizlere anlatayım. Kelleler öncelikle bir demire geçirip ateşte üzerindeki tüm derisi ve tüyleri yanana kadar yakılıyor.

Bu işlem esnasında ara ara ateşten alınıp derinin üzerindeki parçalar kazınıyor.

 

Aslında oldukça zahmetli bir iş. Paçalar da aynı şekilde hazırlanıyor. Tabi burada hijyen koşullarını sorgulamak bana düşmez. Malatya halkının kültürüne ve alışkanlıklarına yerleşmiş bir şey. Orada herkes aynı şekilde yapıyor bunu ve gelip biri de isyan etmediğine göre kimse için bir problem yok 🙂

Gördüğünüz hale gelene kadar kelleler bu işlem devam ediyor. Bir kelleyi bu hale getirmek sanırım minimum 20-25 dakika sürüyor. 

Burada çarşıyı gezmeye devam ediyoruz. Kuruyemiş ve kuru meyve görüntüleri iştahı zorlayacak cinsten. Almadan önce mutlaka taze mahsul olup olmadığını sorgulayın. Fiyatlar İstanbul’a göre çok daha makul.

Çarşıda yer alan bir sonraki lezzet noktamız ise Meşhur Diyarbakır Kadayıfları… Kayısıyla yaptıkları Dilber Dudağı tatlısını beğendim. Hem yaratıcı olmuş hem de lezzetliydi. Şerbeti yakmayan türden, hafif olmuştu. Kakaolu baklava saçmalığıyla kıyaslayınca çok daha başarılı buldum:)

Malatya’nın önemli lezzet noktalarından bir diğeri ise tarihi Hacı Baba Lokantası… Burada Malatya’nın en özel et yemeklerini tadabilirsiniz. Fiyatlar normal… Yemekler de çok lezzetli. Hatta patlıcan tava ve kuzu incik baya baya baya iyiydi… Tatları hala damağımda…

Burası ortalama bir esnaf lokantası görünümünde. Yemekler gereksiz modernleşme, turiste pazarlama kaygısıyla saçma sapan hale gelir ya, burada gelmemiş. Olduğu gibi basit, yalın. 

Böyle tarihi lokantaların azıcık ünlendikten sonra saçma sapan dekorasyon ve her şeyi fajita havalarında servis etme çabası beni çıldırtır. Burada o yoktu. O sebeple üzerinde durmak istedim.

Birkaç şeyi bir arada tatmak isterseniz böyle karışık bir şey söyleme imkanınız var.

Burası da Vedat Milör’dan tam puan almış bir işletme. Genel olarak Malatya’nın özel fırın yemeklerini yapan bir işletme…

Kuzu incik

Gerçek anlamda benim favorim olan patlıcan tava… Oraya giderseniz bunu ve kuzu inciği mutlaka tadın!

Son olarak bizler için hazırlanan akşam yemeğine geçiyoruz… (Sanki hiç bir şey yememişiz gibi… 🙂 )

Burada ise Malatya’da evlerde pişen lokal tatları görebilirsiniz.

Mercimek köftesi, yeşil mercimek konulduğunu ilk kez gördüm. Çok mantıklı, böyle daha besleyici olur 🙂

Cacıklı köfte ( Yarmayla hazırlanan köfte haşlanır ve pirpirim haşlanır, azcık salatalık doğranıp yoğurtlu bir şekilde servis edilir )

İşte inovasyon 🙂

Soldaki kurabiyeler kayısı çekirdeğiyle yapılıyor… Malatya’daki büyük pastanelerde bulabilirsiniz. Kavala’ya rakip olur. Gerçekten çok lezzetli bir kurabiyeydi.

Yediklerim arasında en yaratıcı gelen tarif. Bulgur kurabiyesi gibi bir şey 🙂 fırında değil sacda pişiriliyor.

Akçadağ kömbesi…  Kavurmalı ve tereyağlı…

A

Kınalı Ekmek. Kepekli un, tane kişniş, tuz, ekşi maya, tereyağı ile hazırlanıyor.

Daha sonra Süt, tereyağı, haşhaş, küncü, çörektu, ince dövülmüş cevizle bir sos hazırlanıp açılan bu hamurun sadece bir tarafına sürülüyor. Soslu kısmı direk ateşte, öteki kısmı ise sacda pişiriliyor.

Efendim son olarak ise artık gün kurusu kayısılı ve kayısı çekirdekli pirinç pilavı…

Buraya kadar bu yazıyı sabırla okuyan herkesin korneasına sağlık 🙂

Elimden geldiğince gördüklerimi anlatmaya çalıştım. Umarım sizde şu pılıyı pırtıyı toplayıp gidip gezeyim heyecanı yaratmıştır bu yemekler! Ben tembellik edip 2 ay sonraya bıraktığım için pişman oldum. Elimde bu kadar çok malzeme olduğunu unutmuşum. Umarım bayram rotanıza, dede-nine ziyaretinize ekleyip bir yerlerde löp löp kebap falan yerken beni anarsınız. Sevgilerimle 🙂

TEŞEKKÜRLER

MALATYA VE ARAPGİR BELEDİYELERİNE, MALATYA VALİLİĞİNE, BİZİ HER YERDE GÜZELCE AĞIRLAYIP ELİMİZİ KOLUMU YİYECEK BİR ŞEYLERLE DOLDURAN TÜM GÜZEL İNSANLARA, SONSUZ TEŞEKKÜRLER 🙂

Selenay Kübra KOÇER

Reklamlar

Kategoriler:Genel Malatya'ya doyamadık!

Tagged as:

foodmood

2 replies

  1. Bir Malatya’lı olarak yazınızı hayranlıkla okudum. Anadoluda keşfedilmesi gereken o kadar çok güzellik var ki..sizler sayesinde bir nebze bunu görüp mutlu oluyoruz..teşekkürler 🤗

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: